Modern Tefsir Akımın Mısır Ekolü ve Usül Hataları (4)

11 Şubat 2018 8

  1. b) Kur’an-ı Kerim ile sünnetin bağını koparması: Şeyh Abduh, yukarıda bahsettiğimiz serbest akılcılığından dolayı, bazı sahih hadisleri tevil etmeye mecbur kalmış ve hatta bazılarını inkâr etme durumuna varmıştır. Ona göre haberlerin Buhari, Müslim ve diğer sahih hadis kaynaklarında oluşu bir kıymet ifade etmemektedir. Âhad haberler konusunda da sınırları belirlenmiş bir anlayışı yoktur. O, bizzat kendi kaleme aldığı Amme Cüzü Tefsiri isimli telifin Felak Suresi’nin tefsirinde Peygamberimizin (Sallallahu aleyhi ve sellem) sihre maruz kalmış olmasını reddeder ve bunu nübüvvete ve onun bir rüknü olan ismete aykırı görür. Gerekçesi ise sihir meselesinin müşriklerin Hz. Peygamber’e (Sallallahu aleyhi ve sellem) attığı bir iftiradır ve Kur’an’ın bunu ‘’Zalimler, (inananlara) “Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediler’’ (Furkan, 8) ayetiyle beyan ettikten sonra, bu iftirayı bir sonraki ayet (Furkan, 9) ile reddetmesidir. Ayrıca bu konudaki hadislerin âhad haberler olması ve böyle bir şeyin peygamberliğin ismetine aykırı olmasıdır. Tefsirindeki konuyla ilgili ifadesi şöyledir:

“والذي يجب اعتقاده أنّ القرآن مقطوع به وأنه كتاب الله بالتواتر عن المعصوم ﷺ، فهو الذي يجب الاعتقاد بما يثبته وعدم الاعتقاد بما ينفيه. وقد جاء ينفي السحرَ عنه عليه السلام حيث نسبَ القولَ بإثبات حصول السحر له إلى لمشركين أعدائه ووبخهم على زعمهم هذا، فإذن هو (النبي ﷺ) ليس بمسحور قطعا. وأما الحديث –على فرض صحته- فهو آحاد، والآحاد لا يؤخذ بها في باب العقائد، وعصمة النبي من تأثير السحر في عقله عقيدة من العقائد لا يؤخذ في نفيها عنه إلا باليقين، ولا يجوز أن يؤخذ فيها بالظن والمظنون”[1]

Şeyh Abduh’ un Hz. Peygamber’e (Sallallahu aleyhi ve sellem) sihir yapılıp, yapılmadığı konusundaki görüşlerinde hem rivayet hem de dirayet açısından bazı sorunlar vardır:

  1. Rivayet açısından sorunlar:

Buhari ve Müslim gibi muteber hadis kitaplarında Peygamberimize (Sallallahu aleyhi ve sellem) büyü yapıldığına dair sahih hadisler vardır. Bu hadisler iki ayrı sahabe ravi tarafından rivayet edilmiştir;

  Birinci Ravi: Hz. Âişe’ dir (radıyallahu anha), o ilgili rivayeti şöyle anlatmıştır: “Hz. Peygamber’e büyü yapıldı; şöyle ki, Rasulullah bir şeyi yapmadığı halde, sanki o şeyi yapmış gibi bir hal/ hayal ona arız oluyordu. Nihayet bir an geldi Rasulullah, Rabbine dua etti ve bana şöyle dedi: “Ya Âişe, kendisinden istediğim şey hakkında Allah’ın bana icabet ettiğinin farkına vardın mı? Ben de ‘Ne hakkında’ diye sordum. O ‘Bana iki kişi geldi, birisi başucumda, diğeri de ayakucumda oturdu. Daha sonra bunlardan birisi diğerine: ‘Bu zâtın rahatsızlığı nedir?’ diye sordu. O da: ‘Büyülenmiştir’ diye cevap verdi. Öteki ‘Ona kim sihir yapmıştır?’ diye sordu. ‘Beni Zureyk Yahudilerinden Lebîd bin el-E’sam’ dedi. Sonra ‘Büyü hangi şeyle yapılmıştır?’ dedi. Öteki: ‘Bir tarak, saç döküntüsü ve bir de hurma tomurcuğu ile.’  Diğeri: ‘O büyü nerededir?’ diye sordu. ‘Zervân kuyusunda’ diye cevap verdi. Hz. Âişe dedi ki: ‘Daha sonra Rasulullah ashâbından bazı kimselerle beraber oraya gitti. Oradan dönünce bana: “Ya Âişe! Vallahi o kuyunun suyu içine kına atılmış gibi kırmızımtırak, etrafındaki hurması da şeytanların başları gibiydi” dedi. Bunun üzerine ben: ‘Ya Rasulullah, sen o sihri çıkarıp yakmadın mı?’ diye sordum. Rasulullah: “Hayır, bana Allah âfiyet verdi. İnsanlara bir kötülük getirmekten çekindim’ buyurdu. Rasulullah’ın emriyle o kuyu kapatıldı.’’

İmam Buhari’nin lafızlarıyla zikrettiğimiz bu hadis-i şerif şu muteber hadis kaynaklarında geçer: (1) Müsned-i Ahmed, hadis rakamı: 24237 (muhtasar olarak); (2) Buhari, Bedu’l-Halk, Babu Sıfatı İblis ve Cunudihi, hadis rakamı 3268 ve Tıb, Babu-s Sihri, hadis rakamı 5766 ve el-Deavat, Babu Tekbiri’d Dua, hadis rakamı 6391. (3) Müslim, Selâm, Babu’s Sihr, hadis rakamı 2189; (4) İbni Mâce, Tıb, Babu’s Sihr 45, hadis rakamı 3545;(5) Nesai,  Sünenu-l Kübra, Tıb, hadis rakamı 7569; (6) Müsnedi Ebi Ye’la el-Mevsıli, Müsnedi Âişe, hadis rakamı 4882;  ٍ(7) Sahih-i İbni Hıbban, Tarih, hadis rakamı 6583.

İkinci Ravi: Hz. Zeyd b. Erkam (radıyallahu anh). Onun konuyla ilgili rivayeti şu hadis kaynaklarındadır: (1)   Musannef-i İbni Ebi Şeybe, Tıb, Fi’r Raculi Yusheru ve Yusemmu Feyualecu, hadis rakamı 23984; (2) Müsned-i Ahmed, hadis rakamı 19267; (3) Müsned-i Abd b. Humeyd,  hadis rakamı 271; (3) Nesai, Sünenu-l Kübra Muharebe, hadis rakamı 3529. (4) Şerhu Müşkili’l Asar, hadis rakamı 5935; (5) Mucemu’l Kebir, hadis rakamı 5011 ve 5016; (5) el-Muntehab mim Müsnedi Abd b. Humeyd, hadis rakamı 271; (6) Ahlaku’n Nebiyyi ve Adabuhu, hadis rakamı 79; (7) Delailu’n Nubuvve, c. 1, s. 319. İmam Darakutni’ ye bu hadis sorulmuş, o hadisle ilgili gerekli açıklamayı yaptıktan sonra sıhhatine hükmetmiştir. [2]

Zikredilen rivayetler arasında lafız olarak çeşitli farklılıklar olmasıyla birlikte hepsi Peygamber Efendimize (Sallallahu aleyhi ve sellem) sihir yapıldığı noktasında buluşmuşlardır. Bu meseleyi ulemamız çok geniş olarak ele almış, mesele hakkındaki itiraz ve şüphelere gerekli cevapları vermişlerdir. Fakat biz burada sadece konumuzla akalı olan bölümlere değinmekle yetineceğiz. Görüldüğü gibi sıhhatinde hiçbir şüphe olmayan bir hadis için Şeyh Abduh’un ‘على فرض صحته’’ demesi, kendisi açısından rivayetle alakalı bir sorunudur. Hadis alanında otorite bunca hadis âliminin ‘’sahih’’ dediği bir rivayetin, Şeyh Abduh’a göre sıhhatine mani gerekçeler nelerdir? En azından bunu izah etmesi gerekmez miydi?

Mû’tezile mezhebi bu konuyla ilgili rivayetleri Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) ismetine aykırı olduğu gerekçesiyle tamamen reddetmiştir. Ehl-i sünnet’e mensup bazı âlimler, sihrin hakikatinin olmadığını, büyü adına görülen şeylerin bâtıl birtakım hayaller olduğunu söylemişlerdir. Bunlar arasında Ebu Cafer Esterebâzî ile Hanefi âlimlerden Ebu Bekr er-Râzî de vardır. Zahirîlerden İbni Hazım’ın da bu görüşte olduğu kaydedilmektedir. [3] Burası Şeyh Abduh için ‘Mutezile mezhebini yeniden canlandırdı’ diyenlerin tespitlerinin doğrular niteliktedir.

  1. Dirayet açısından sorunlar:
  • Şeyh Abduh’un ‘عصمة النبي من تأثير السحر في عقله Yapılan sihrin Hz. Nebi ‘nin (Sallallahu aleyhi ve sellem) aklına tesir etmesi, peygamberin ismetine aykırıdır’’ sözü, sihir nedir ve bir Peygamber’e tesiri olursa nasıl olur? Gibi konulara girmeden direkt Hz. Peygamber’in (Sallallahu aleyhi ve sellem) aklına tesir etmesi diyerek, bu konuda olması gereken ilmi izahı yetersiz kalmıştır. Oysa Hz. Peygamber’e (Sallallahu aleyhi ve sellem) yapılan sihrin ‘aklına tesir ettiğini’ hiçbir ehlisünnet âlimi söylememiştir. Yapılan sihir onun nübüvvetine asla halel getirmeyecek türdendir, ilgili rivayetlerin hiç birinde böyle bir şey yokken ‘sihrin akla tesiri’ gibi bir sonuca gitmesi -en azından- alelacele verilmiş bir hükümdür. Bu konuda Nureddin Boyacılar hocamızın hocası Muhammed b. Muhammed Ebu Şehbe (rahimehullah) ‘Difaun ani-s Sünne’ isimli eserinde gerekli izahı yapmıştır.[4]
  • Ayrıca Şeyh Abduh’un ‘’والآحاد لا يؤخذ بها في باب العقائد Ahad hadisler, akaid konularında geçerli değildir’’ sözüne de dikkat çekmeliyiz; Burada bahsettiği ‘âhad hadisler’ ne anlama geliyor? Ahad hadisler ne zaman ve hangi hallerde ‘zan’ ifade eder? Madem mütevatir habere kasim (القسيم) olarak âhad haberi alıyor, o zaman âhad haberin kısımlarından olan meşhur haberi ayrı zikretmeliydi. Zira meşhur haberle ortaya çıkan hükmün derecesi ile haber-i vahidle ortaya çıkan hükmün derecesi aynı seviyede değildir.[5] Ayrıca El-Kettânî olarak bilinen Muhammed b. Cafer (v.1345) kendi tespit ettiği mütevatir hadislere, İmam-ı Suyuti’nin el-Ezhar’ındaki hadisleri de ilave etmiş ve müstakil baplara ayırarak ‘Nazmu’l-Mutenâsir mine’l- Hadisi’l Mutevatir’ adlı eseri vücuda getirmiştir. El-Kettânî, bu eserinde 320 kadar mütevatir hadisi, sahabe ve tabiîn ravilerini isimleri ile zikretmiş daha sonra da kısa da olsa zikrettiği her hadis hakkında âlimlerin görüşlerine yer vermiştir.[6] Mutevatir konusunda yazılan bu en geniş çalışmayı göz önüne alırsak, Şeyh Abduh’ un öne sürdüğü ‘Ahad hadisler, akaid konularında geçerli değildir’ iddiası için oradaki akaidle alakalı mütevatir hadislerin sayısı yeterli olamıyor. Zira mezkûr eserde ‘Kitabu’ l İman’  11, ‘Kitabu’l Merda ve’l Cenaiz’  6, ‘Kitabu’ l İmame’ 2, ‘Kitabu’l Mucizatı ve’l Hasais’ 10, ‘Kitabu Eşradı’s Saati’ ve ‘Kitabu’l Ba’si Ve’n Ahvali’l Kıyame’ 22 ve diğer bölümlerden akaitle ilgili 15 hadis daha saysak toplam olarak 70 sayısına yaklaşan mütevatir hadis vardır. Söz konusu bu kadar hadisin imanın bütün esaslarını içine almadığı aşikârdır. Geriye kalan esaslar için acaba mütevatir olmayan hangi tür rivayetler delil olmuştur? Bu mesele aynı zamanda Usulu’d Din ilmiyle alakalıdır.

Şeyh Abduh bunları net olarak ortaya koymadan genel bir ifade kullanması, kendisi gibi bir âlim için en azından bir ‘eleştiriye kapı açmak’ sayılır? Bizzat kendi kaleminden çıkan bu ifadeyi olduğu gibi alırsak, âhad hadislerin akaid konusunda hüccet olup, olmadığı konusuna gireriz ve o zaman tartışma ‘tefsir ilmi’ mecrasından ‘Usulu’d din’ ilmine doğru kayar. Şeyh Abduh’un âhad hadisler hakkındaki görüşleri sadece buradaki konuyla sınırlı değildir, bilakis o ‘’Risaletu’t Tevhid’’ adlı eserinde âhad haberler hakkında özel bir paragraf açar velakin aynı meselenin mülahazaları orada daha da karışıktır.[7] Kadir Suresinin tefsirinde de aynı mütevatir konusuna girer ama yine aynı sıkıntı karşımıza çıkar. [8]

  • ‘’على فرض صحته’’ Dedikten sonra Şeyh Abduh’un ilmi açıdan yapması gereken şu olmalıydı: Hz. Peygamber’e (Sallallahu aleyhi ve sellem) sihir yapıldığını söyleyen ve bu konuda zan ifade eden haber-i vahid ile Hz. Peygamber’e (Sallallahu aleyhi ve sellem) sihir yapılmadığını ifade eden ve bu konuda yakin ifade eden ayet-i kerime (Furkan, 9) arasında ‘tearuz’ olduğunu ortaya koymak. Ve böylece aynı konuda iki ayrı delil arasında tearuz –ki bu ona göre apaçık tearuzdur- olursa, bu durumda yakin ifade eden ayet-i kerime ile amel edilir, zan ifade eden âhad hadisler alınmaz, şeklinde bir izah yapması daha yerinde, ilme daha muvafık olurdu. Şeyh Abduh kendi izlediği yol ile sadece sahih hadisleri göz ardı etmiş olmuyor, aynı zamanda ayetlerle hadisler arasındaki bağı da zedelemiş ve bir bakıma yok saymış oluyor.
  1. c) Usul geleneğine muhalefet etme, başkaldırma: Kur’an-ı Kerim’i tefsir ederken muhalled müfessirlere muhalefet etmiş, 1300 yıllık tefsir mirasına, usulüne sırtını dönmüştür. Oysa nice ayetler vardır ki bunları hakkıyla anlamak için o büyük müfessirlerin anlayış ve eserleri olmazsa onları tefsiri etmek nakıs kalır, işin içinden çıkılamaz. Tefsir ilmi bir yönüyle naklidir, nakilden ari olamaz. Buna zıt bir hareket tarzı, ister istemez bir takım hatalara götürecektir, bundan kaçış yoktur. Hal böyleyken kendinden önceki müfessirleri acımasızca eleştirerek, onların yazdıkları tefsirlere ‘insanları Kur’an’dan uzaklaştırdı’[9] diyerek itham etmek en azından insafsızlık sayılır. 1300 yıldır ulema arasında muteber olmuş tefsir mirasında, her müfessir kendi yaşadığı çağın ihtiyaçlarına göre farklı farklı tefsir yazmış ve yazıldığı dönem için böyle bir tefsir gayet makul karşılanmıştır. Muteber her bir tefsirin kendine göre bir yeri, önemi ve değeri vardır, bu kadar büyük zat bunca ciltlerle dolu tefsirleri boşuna mı yazmış? Şeyh Abduh’un tefsirde kendine yeni bir metot seçmesi, -usül hatası yapmadığı sürece- eleştirilmeyi nasıl hak etmiyorsa, aynı şeyi kendinden öncekiler de hak etmiyor. Şeyh Hüseyin Zehebi şöyle der: ‘’Özgür düşünce ve kadim olana/ geleneğe başkaldırma, Şeyh Abduh’un tefsirinde izlediği metodu belirleyen iki etken olmuştur.’’[10] Burada şunu özellikle vurgulamak isterim ki, Hz. Peygamber (Sallallahu aleyhi ve sellem) hariç herkes hata yapabilir, hatası eleştirilebilir, bunda hiçbir sıkıntı yoktur ama yapılan tenkitlerin insaf sınırlarını aşmaması gerekir. İslami ilim mirasını tamamen silip yeni bir şey ortaya koymaya çalışmak ihtida değil, bilakis inhiraftır. Şeyh Abduh bu ve benzeri tavırlarından dolayı yaşadığı dönemde çok tepkiler almış, ona çağdaşları ve sonra gelenler tarafından yazılan reddiyelerde buna yer verilmiştir.[11] Şeyh Mustafa Sabri Efendi (rahimehullah) şöyle diyor: “ Şeyh Abduh, kendisiyle münazaraya giren hasımlarına galip gelmesi ve kendi arkasında saklanan Avrupa taraftarlarını devirmesi gerekirken, kendi safında olan Müslüman âlimleri ‘cumud/ yerinde saymak’ ile itham ederek bertaraf etmiştir. Bundan dolayı Avrupa taraftarları indinde doğal olarak önemli bir yere sahip oldu. Şeyh Abduh’ un İslam’a ve kendisinden sonra yetişen âlimlere verdiği zararlar şöyledir: Mısır’ da İslam kültüründen uzak yetişen yazarlar, Şeyh Abduh ve şaz görüşlerini büyütüp, ilmi bir şöhret kazandırıp yaydıkları zaman ( ki bunda masonların desteği olduğunda şüphe yoktur), meşhur olmaya hevesli olan yeni yetişenlere şaz görüşleri ortaya atmak, Avrupa taraftarı Mısırlı yazarlara yaranmak, yeri geldiğinde masonluğa bile girmek gibi yöntemlerle maksatlarına ulaşmaya yol göstermiş, imamlık yapmış oldu.[12]

Bu konuya şöyle bir örnek verelim: ‘’…إذْ قَالَ اللّهُ يَا عِيسَى إِنِّي مُتَوَفِّيكَ وَرَافِعُكَ إِلَيَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذِينَ كَفَرُواْ(Ali İmran, 55) ayet mealen şöyledir: ‘’O vakit ki, Allah Teâlâ buyurdu: ‘’Ya İsâ! Muhakkak seni vefat ettirecek olan Ben’im ve seni Bana yükselteceğim ve seni küfredenlerden tertemiz kılacağım…’’ [13] bu ayet-i kerimenin tefsirinde Şeyh Abduh, Hz. İsa’ nın (aleyhi-s selam) göğe kaldırılması hakkında âlimlerin iki farklı yol izlediğini, 1. Yolun cumhurun görüşü olduğu ve Hz. İsa’ nın (aleyhi-s selam) cismi ve ruhu ile birlikte göğe kaldırıldığı ve ahir zamanda tekrar ineceği, olduğunu belirtir. Bu görüşü yaklaşık 2,5 satırla özetler ve cumhura yapılan şu itirazı zikreder: ‘’ayette önce ‘seni vefat ettirecek olan Benim’ kısmı gelir, ondan sonra ‘ve seni Bana yükselteceğim’ kısmı geliyorken nasıl oluyor da –cumhura göre-  önce göğe kaldırılması ve daha sonrada vefat etmesi anlaşılıyor?’’ Bu itiraza cumhurun cevabı şöyledir: ‘’ayetteki vav harfi tertip ifade etmez’’. Şeyh Abduh cumhurun bu cevabının tutarsız olduğunu belirtir ve sözüne şöyle devam eder: ‘’2. Yol ise: Ayet, olduğu gibi zahiren anlaşılır ve ‘vefat ettirmek’ canını almak demektir ve yükseltme ondan sonra sadece ruh ile olur, görüşüdür.’’ Şeyh Abduh ‘2. Yol’ dediği bu görüşü delillendirmeye başlar, tutarlılığını müdafaa eder. ‘’2. Yolu benimseyenlerin Hz. İsa’ nın (aleyhi- s selam) göğe kaldırılması ve ahir zamanda tekrar yeryüzüne döneceği hakkındaki hadisler konusunda 2 türlü çıkış yolları vardır. Birinci çıkış yolu:  Bu hadisler âhad hadislerdir… Bu babda mütevatir hadis yoktur. İkinci çıkış yolu: Hz. İsa’nın (aleyhi- s selam) yeryüzüne inmesi ve hüküm sürmesi şöyle tevil edilir: Hz. İsa (aleyhi- s selam) -bedeniyle inmeyecek- ruhuyla her şeyi kaplayacak ve risaletinin sırrı insanları kuşatacak.’’ Şeyh Abduh, bu görüşü 11 satırla izah eder, savunur. Onun sözleri bitince sözü talebesi Reşit Rıza alır ve şöyle der: ’’ Buraya kadar anlatılanlar üstad imamın (Şeyh Abduh) sözleridir. Velakin bu konudaki –Hz. İsa’nın (aleyhi- s selam) yeryüzüne inmesi ile ilgili- hadisi şerifler, onun görüşleriyle uyuşmaz. Bu tevili yapanlar şöyle kendilerini savunabilirler: ‘Bu konu ile ilgili hadisler, çoğunluk hadisler gibi mana olarak rivayet edilmiştir (الرواية بالمعنى ), zira manayı rivayet edenler, anladıkları kadarını nakletmişlerdir.!? Şeyh Abduh’a Mesih Deccal ve Hz. İsa (aleyhi- s selam)’ın onu öldürmesi bu durumda nasıl olacak? gibi bir soru soruldu. O şöyle cevapladı: ‘Deccal, hurafe, saptırma ve pis şeyler için bir remzdir/ semboldür ki şeriat tam manasıyla yaşanmasıyla ortadan kalkar… ’’[14] Reşit Rıza’nın hocasından naklettikleri burada bitti. Toplamda 2 sayfa tutan bu görüşlere, 200 sayfalık reddiye yazılabilir, fakat biz sadece usül hatalarına değinmekle yetinelim;

A – Mesele hakkında cumhurdan farklı olarak düşünen ve ‘2. Yol’ denilen görüşün sadece ilk bölümü ( Hz. İsa aleyhi-s selam’ın gerçekten öldüğü) hakkında, tefsirlerde “bazılarının görüşü” olarak malumat bulabildik ama o görüşün delil ve savunması olarak zikredilenleri bulamadık. Kanaatimize göre 2. yolu bu kadar uzun savunmak Şeyh Abduh’un şahsi görüşüdür ve böyle bir savunmayı ilk defa yapan odur. Savunmayı yaparken kullandığı üslubu, bu tespitimizi apaçık doğruluyor. Bu görüşün kimlere ait olduğunu da belirtmiyor, zaten görüş sahiplerini açıkça belirtmek onun üslubu değil.

B – Hz. İsa’nın (aleyhi’s selam) yeryüzüne ineceği hakkındaki hadisler âhad değil mütevatirdir.  Şeyh Enver Şah Keşmiri’nin ‘El-Tasrih bima Tevatera fi Nüzuli Mesih’ kitabı ile Şeyh Zahid Kevseri’ nin (rahimehumahullah) ‘Nazratun Abiratun fi Mezaimi Men Yunkiru Nuzule İsa Aleyhi-s selam kable-l Ahira’ isimli eserleri bu konuda yazılmış müstakil eserlerdir ve bu konunun izahı için yeterli bilgi onlarda mevcuttur. Ayrıca İmam Eş’ari (rahimehullah) (v. 324) ‘Risaletun ila Ehli’s Sağri Bi Babi’l Ebvab’ isimli eserinin 43. İcma başlıklı bölümünde şöyle der: “Selef-i salihin, Hz. İsa’nın (aleyhi- s selam) yeryüzüne tekrar inmesi ve Deccal’i öldürmesi hakkında icma etmişlerdir.”[15]

C Hz. İsa (aleyhi’s selam)’ın yeryüzüne inmesini “Hz. İsa (aleyhi’s selam) -bedeniyle inmeyecek- ruhuyla her şeyi kaplayacak ve risaletinin sırrı insanları kuşatacak.’’ Olarak tevil etmek, ulemanın tevil konusunda ortaya koydukları muteber kaidelerle hiç uyuşmuyor. Çünkü Hz. İsa’nın (aleyhi’s selam)  yeryüzüne bedeniyle ineceği, az önce zikrettiğim eserlerde uzun uzun ve tafsilatlı olarak anlatılıyor. Durum bu kadar ayan beyan iken bu hadislere rağmen “bedeniyle değil ruhuyla inecek” diye tevil yapıp, hüküm çıkarmaya çalışmak ve ayet-i kerimeyi bu tevili esas alarak tefsir etmek, aşağıda sayacağımız tevil usulleriyle bağdaşmıyor. Şöyle ki;

أ) العمل بالظاهر هو الأصل: kelamın zahir/ aşikar manası ile amel etmek asıldır. Asıl mananın murad edilmesine bir mani yoksa tevile gidilmez.[16] Hz. İsa’nın (aleyhi’s selam) bedeniyle yeryüzüne ineceği hakkındaki hadislerin zahir manalarının anlaşılmasını engelleyen bir mani yoktur ki bu hadislerden O’nun yeryüzüne bedeniyle değil de sadece ruhuyla ineceği anlaşılsın. Bilakis bu hadisler O’nun yeryüzüne bedeniyle ineceğini aşikâr/ zahiren beyan ediyor, haber veriyor.

ب)  أن يكون المعنى الذي أُوِّلَ إليه اللفظ من المعاني التي يحتملها اللفظ نفسه ويدل عليها بطريق من طرق الدلالة: Lafzın tevil edilmesiyle ortaya çıkan mana, yine o lafzın -ihtimali olan- manalarından biri olması ve o manaya delalet yollarından biriyle delalet etmesi gerekir.[17] Hz. İsa’nın (aleyhi’s selam)  yeryüzüne ineceğini bildiren hadislerde nereye ineceği, neler yapacağı, Deccal’ le savaşacağı, gibi birçok ayrıntı varken, bütün bunları Hz. İsa ruhuyla nasıl yapacaktır? “Ruhuyla yapacak” manasına konuyla ilgili hadis lafızlarının delaleti yoktur, eğer olsaydı o zaman aynı konudaki onca hadis birbiriyle tenakuza düşerdi.

ج)يدل على صرف اللفظ عن الظاهر إلى غيره أن يقوم على التأويل دلبل صحيح : Lafzın kendi manasına değil de başka bir manaya tevil yoluyla delalet ettiğine dair sahih bir delil olması gerekir. [18] Konuyla ilgili hadislerde “ruhuyla inecek” diye anlaşılabilmesi için bir delil yoktur.

D – “Deccal, hurafe, saptırma ve pis şeyler için bir remzdir/ semboldür” Sözünü kendinden önce başka kimler söylemiştir acaba? Bu görüş ne kadar muteberdir? Hakkında bu kadar çok sarih ve sahih hadis-i şerif olan bir Deccal’e ‘sembol’ demek nasslara, geleneğe tamamen başkaldırıdır. Daha çok uzun sürmesi gereken bu tenkitleri şu sonuca bağlayalım: Bu ayetin tefsirinde Şeyh Abduh’un dediklerini bir bütün olarak ele alırsak, ortaya şöyle bir manzara çıkıyor: Şeyh Abduh, “Hz. İsa (aleyhi’s selam)  tekrar yeryüzüne inecek” konusuyla alakalı gelenekte makbul, muteber olan ne varsa hem dirayeten hem rivayeten (bunu talebesi Reşit Rıza da söylüyor) karşı çıkmış, ama kendisi de ikna edici, sağlıklı bir neticeye varamamış, ispat etmeye çalıştığı görüşlerin ilmi izahını yapamamıştır. Usülden mahrum olan vusulden mahrum olur. Oysa Hz. İsa’nın (aleyhi’s selam) yeryüzüne tekrar inme meselesini cumhur ulema hem ayetlerle hem de sahih hadislerle şüpheye mahal vermeyecek şekilde izah etmiştir.

Şeyh Abduh’un usül geleneğine başkaldırmasına başka bir örnek olarak Bakara Suresi 36. ve 37. ayetlerin tefsirinde Hz. Âdem’in (aleyhi’s selam) cennetten yeryüzüne indirilmesi ve tövbesi hakkında söylediklerini verebiliriz. Söz konusu olayı gerçekten yaşanmış, meydana gelmiş bir tarihi gerçek olarak değil bilakis ‘temsili’ bir hikâye gibi izah etmeye çalışmıştır. Hz. Âdem (aleyhi’s selam)  kıssasını o kadar mecrasından çıkarmıştır ki sonunda talebesi Reşit Rıza olaya müdahale ederek durumu şöyle kurtarmaya çalışmıştır: “Hz. Âdem’in  (aleyhi’s selam) tövbesi ile ilgili ayetlerin hakikat manasına göre kıssa gerçekten olmuş bir olaydır. Şeyh Abduh’un anlattığı gibi temsili bir olay değildir. O, burada söz konusu kıssayı bazı tarihçi sosyologlara göre izah etmeye uğraşmıştır…ve bu meseleyi karışık ve belirsiz bir halde bırakmıştır.” [19]

“Bu ekol, müfessirlerin gelenek haline getirdiği nakilcilik anlayışını kökünden yıkmış ve Kur’an’ ın anlaşılmasında yepyeni bir anlayış ortaya koymuştur. Abduh’ un tefsirinde, kendisinden kısa bir süre önce vefat eden ve müfessirlerin muhakkiki olarak kabul edilen Alusi Tefsirinin – o dönemin revaçta kitabı olmasına rağmen- izine hiç rastlanamamış olması bu hususu destekleyen en açık delillerden biridir.”[20] “Bunların hepsi şuna delalet ediyor: Üstad İmam –Abduh-, Kur’an’ ı anlamada ve tefekküründe hür idi. Tefsirleri ve müfessirleri eleştirmede açık sözlüydü. Kadime karşı çıkmada ve akılı sınırlayan kayıtlardan, yerinde sayma sayılan şeylerden kurtulmada cesur davranıyordu.”[21]

Şeyh Abduh’ un tefsir alanındaki usül hataları sadece bunlarla sınırlı olmayıp, kendisinden sonra gelen takipçilerini ele aldığımız bölümde devam edecektir. Kökleri Şeyh Abduh’ ta olan takipçilerinin yaptığı usül hatalarını ele alırken mecburen asla, köke dönme ihtiyacı olacaktır. Şeyh Abduh’ un tefsirde açtığı ekol, vefatından sonra çok farklı ve çalkantılı bir seyir izlemiştir. En yakın takipçisi olan Reşit Rıza bile tefsirde onun izini artık tam manasıyla takip etmeyecektir. Modern tefsir akımında usül dağınıklığı ve bundan tevellüt kafa karışıklığı bundan böyle daha bariz olarak kendini göstermeye başlayacaktır. Şeyh Abduh döneminde başlayan tefsir alanındaki birtakım çatlaklar, tefsir ilminin esasları ile modern tefsir akımı arasındaki mesafenin giderek açılmasıyla sonuçlanacaktır. Bu akımının Şeyh Abduh’ tan sonraki seyri ve usül yönünden değerlendirmesinin devamı için bir sonraki makalede görüşmek üzere, inşallah.

Orhan Gazi Yüksel

[1]– Abduh Muhammed, Tefsiru Cüzü Amme, Matbaatu Mısır, 1431, s. 182.

[2]– Darakutni Ali b. Ömer, el-İleli’l Varide, Daru İbni’l Cuveyni, Suudi Arabistan, 1427, c. 14, s. 165.

[3]– Kurtubi Muhammed b. Ahmed, el-Camii LiAhkami’l Kur’an, Matbaatu Daru’l Kütüb, Kahire, 1353, c. 2, s. 40; İbni Kesir İsmail b. Ömer, Tefsiru’l Kur’ani’l Azim, Daru Tayyibe, Riyad, 1420, c.1, s. 366; Ebu Şehbe Muhammed b. Muhammed, Difaun ani-s Sünne, Mektebetu’s Sunne, Kahire, 1409, s. 223- 228.

[4]– Ebu Şehbe Muhammed b. Muhammed, Difaun ani-s Sünne, Mektebetu’s Sunne, Kahire, 1409, s. 223- 228.

[5]– el-Türkmânî Abdülmecid, Dirasatun fi Usuli’l Hadis, Mektebetu’s Saade, Karaçi, 1430, s. 116- 133.

[6]– el-Kettânî Muhammed b. Cafer, Nazmu’l Mutenasir min-el Hadisi’l Mutevatir, Daru’l Kütübü’l Selefiyye, Kahire, tarihsiz.

[7]– Abduh Muhammed, Risaletu’t Tevhid, el-Heyetu’l Amme Likusuru’s Sekafe, Kahire, 200, s. 203.

[8]– Abduh Muhammed, Tefsiru Cüzü Amme, Matbaatu Mısır, 1431, s. 132.

[9]– Rıza Muhammed Reşid, Tefsiru’l Menar, Daru’l Menar, Kahire, 1366, c.1, s. 24- 27.

[10]– el-Zehebi Muhammed Hüseyin, el-Tefsiru ve-l Müfessirun, Mektebetu Vehbe, Kahire, c.2, s. 407.

[11]– bknz: el-Cenbihiyyu Muhammed, Belaya Buza, tarihsiz; el-Nebhani Yusuf, el-Ukudu’l Lu’luiyye, Matbaatu Sabra, Beyrut, 1329, s. 400; Hüseyin M. Muhammed, el-İslamu ve-l Hadaratu’l Garbiyye, Daru’l Furkan, tarihsiz, s. 61- 100; Davudoğlu Ahmed, Din Tahripçileri, Bedir Yayınları, İstanbul, tarihsiz, s. 111- 162.

[12]– Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfl Akli ve-l İlmi, Daru İhyai’l Turasi’l Arabiyyi, Beyrut, 1981; c 1, s 134.

[13]– Bilmen Ömer Nasuhi, Nesa Basın Yayın, İstanbul, s. 376. 1.

[14]– Rıza Muhammed Reşid, Tefsiru’l Menar, Daru’l Menar, Kahire, 1366, c. 3, s. 316318.

[15]– el-Eşariyyu Ali b. İsmail, Risaletun ila Ehli’s Sağri Bi Babi’l Ebvab, el-Camiatu’l İslamiyye, Medinetu’l Munevvera, 1413, s. 166.

[16]– Salih Muhammed Edib, Tefsiru’n Nusus, el-Mektebu’l İslamiyyu, Dımaşk, 1413, c.1, s. 380.

[17]– a.g.e. c. 1, s.381.

[18]– a.g.e. c. 1, s.382; el- Hüseyn Abdulkadir Muhammed, Meayiru’l Kabuli ve’r Reddi li Tefsiri’n Nassı’l Kur’ani, Daru’l Gavsani, Dımaşk, 1433, s. 399.

[19] – Rıza Muhammed Reşid, Tefsiru’l Menar, Daru’l Menar, Kahire, 1366, c.1, s. 280- 284.

[20] – Arpa Enver, Kur’an Tefsirinde Çağdaş Akılcı Ekol, İslami İlimler Dergisi, 1. Kur’an Sempozyumu, 14-015 Ekim 2006

[21] – el-Zehebi Muhammed Hüseyin, el-Tefsiru ve-l Müfessirun, Mektebetu Vehbe, Kahire, c.2, s. 411.