Büyük Üstad Ebu-l Hasan En-Nedvi’den Tasavvuf Üzerine Enfes Bir Makale

بسم الله الرحمن الرحيم

Bütün hamdlerimiz tasavvufun yüce gayesi olan Yüce Rabbimize, salat ve selamlarımız gönül sultanımız Hz. Muhammed’ e ve O’ nun âl ve ashabına olsun.

Merhum Ebu-l Hasan en-Nedvi’ nin[1] (rahimehullah), muhterem sufi Muhammed İkbal’ in  “Ekabir ka  Sülük ü İhsan/ Büyük Zatların Tarikatta Sülükü”  adlı risalesine mukaddime/ önsöz olarak yazdığı tasavvuf hakkında çok önemli ve faydalı bulduğumuz güzel bir  makaleyi tercüme ediyoruz[2]. Makalenin baş tarafı anlatılmak istenen konunun ana fikrini oluşturduğu için konuyla ilgili açıklayıcı örnekler daha sonraya bırakılmıştır.

“Şunu iyi bil ki; bütün mezhepler, ahlaki eğitim, öğretim, terbiye, ıslah, tecdid, bilim ve ilimler ilk doğuşundan itibaren iki önemli merhaleden geçer, böyle bir durumdan kaçış, kurtuluş yoktur.

Birinci merhale: Bir ilimle alakalı araç, vasıta ve vesile konumunda olan şeylerin kendi yerlerini bırakıp asıl gaye ve hedeflerin yerine geçme hali.

İkinci merhale: Bir ilme ait terimlerin (ıstılahların)[3] o ilme ait hakikatlerin önüne geçip onların oluşumuna perde olma durumu. Biz şunu da iyi biliyoruz ki, bir ilimde kullanılan terim (ıstılah) ve araçların (vasıtalar) her biri, o ilmin ortaya çıkması, anlaşılabilmesi için gayet normal, doğal ve mutlaka gereklidir. O ilimle alakalı gerçekleri anlamak, o ilimde arzulanan neticelere ulaşmak ancak bu vasıta ve terimler sayesinde mümkün olur. Şu kadar var ki bu terim ve araçlar, o ilmin asıl gayesi ve hakikatlerine göre sadece birer basamak konumundadır. Bunların kullanılmasından maksat, asıl hedefe ulaşmaktır. Bazen de bunları kullanmak -yerine göre- zaruri olabilir. Bazen bir müçtehit, bir ilme ait terim ve araçları kullanmayı -duruma göre- gerek duymaz. Yeri gelir bunları tamamen devre dışı bırakabilir, bu konuda söz sahibi, hâkim müçtehittir. Bunların zarar verecek bir şekilde kullanılmaması ve gerçeklere ulaşmaya engel olmaması için çok hassas davranır.

Burada şu tarihi gerçekleri de itiraf edelim ki, bazı ilimlerdeki aradaki araç konumunda olanlar, kendi doğal konumlarından ayrılıp asıl gaye ve hedeflerin yerine geçmiştir. Ve bazı ilmi terimler de ilmi hakikatlerin önünde kalın bir perde olmuş, neticede insanlar bu hakikatlerden mahrum kalmıştır. Araçları doğal konumundan çıkarıp hedef yapanların bu hatasından dolayı birtakım dindarlar da kendilerinden perdelenmiş bu hakikatleri inkâra kalkmış, onlardan yüz çevirmiştir. Durum öyle bir hal almıştır ki, perdelenen ilmi hakikatlerin varlığından haberdar olmak, onlara ulaşmanın zaruri olduğunu ispatlamak bile epeyce güçleşmiştir. Hal böyleyken, insanlara bu perdelenmiş gerçeklere ulaşmanın şart olduğunu anlatmaya çalıştıkça, o hakikatleri gözler önüne sermeye uğraştıkça, onların daha önceki yanlış bilgi ve ona bağlı önyargıları devreye girerek doğruların ortaya çıkması yine engellenmiştir. İşte böyle bir kısır döngüde bocalayanlar, ilimlerdeki asıl maksatları unutup, o maksatlara götüren araçlara takılıp kalan, bu davranışlarından dolayı da hedefe ulaşamayıp yarı yolda kalanlardır.

Yine böylece, tartışmasız gerçekleri kabul etmelerini onlardan istediğimiz zaman, aynı gerekçeyle yine adı geçen terimler devreye girerek perde olmuştur. Oysa bu terimler hakkında tartışma yapılabilirken nasıl oluyor da bunlar, tartışmasız gerçeklere engel olabiliyor? Hâlbuki o terimleri icat etmedeki maksat, ilmi gerçekleri insanların daha kolay anlamasını sağlamak, ilmi konuları tam anlaşılacak bir seviyeye getirip kolaylaştırmaktı. Söz konusu ilmi gerçekleri hayatlarında bizzat tatbik eden zatlar, bu gerçeklerin birer canlı timsali olmuş, ama o gerçeklerle alakalı terimler henüz ortaya çıkmadıysa, onlardan hiç haberleri olmamıştır.

Tarihi süreç içinde ilmi hakikatler daha iyi anlaşılsın, iyice kavransın diye yeni terimler, yol ve yöntemler icat edilmiştir. Sarf, nahiv, kavaid, lügat, belagat, hakikat, tarikat, marifet, nefsi ıslah etmek gibi terimleri ele alarak ilk önce bunların tarihi seyrine bakalım; selef/ ilk dönem âlimleri ile halef/ sonraki âlimlerin bu terimler karşısındaki durumu şu şekilde ortaya çıkar: İlk dönem âlimleri bu tür terim ve araçlara hâkim, yön veren idiler; oysa sonraki ulema bunlara mahkûm olmuştur.  Muhakkik/ derin âlimler, ilmi gerçeklere yönelir ve insanları onlara çağırırlar. (Muhakkik olmayan) Nakıs kişiler ise bu tür terimlerin esiri durumuna düşmüştür. Dini ilimler, ahlakiyat, diğer bilim ve ilim dalları hep bu süreçten geçmiştir, tasavvuf da bunlardan biridir. Biz burada şöyle diyebiliriz: Tasavvufun ana gaye ve hedeflerinde icma vardır, bunlarda ittifak edilmiştir. Lakin tasavvufa da geride anlattığımız iki şey tesir etmiştir; araç konumunda olan şeyler hakkında aşırıya gitme ve terimler üzerinde gereksiz yere ısrarla durma.

Birisi bize şöyle bir soru(lar) sorsa: “İhlaslı olmak ve İslami ahlakla ahlaklanmak gerekli midir? Değil midir? İmanda yakin mertebesini elde etmek, güzel ahlakı tahsil etmek, kin, nefret, riya, gösteriş, dünya sevgisi gibi şeylerden yüz çevirmek ve nefsi emmarenin esaretinden kurtulmak gerekli midir? Bir miktar bile olsa bunları elde etmek güzel midir? Namazı huşu ile gönül huzuruyla kılmak, duada Allah’a tam yönelmek, nefis muhasebesi yapmak, Allah (Celle celaluhu) ve Rasülünü (Sallallahu aleyhi ve sellem) sevmek, doğruluktan ayrılmamak, dürüstlük, kul hakkına riayet, nefsi emmareyi kontrol altına alabilmek vb. şeyler matlup mudur, değil midir?”

Önyargılı olmayan birisi ve özellikle taassuptan uzak bir Müslüman bu sorulara olumlu cevap verecek ve ayrıca bunların gerekli olduğunu belirtecektir. Kur’an-ı Kerim ve peygamberimizin sünneti bunları gerekli kılan, elde edilmesini teşvik eden hükümlerle/ ayet- hadislerle doludur.      Şimdi biz de insanlara şöyle diyoruz: Zikri geçen özellik ve güzellikleri elde etmenin bir takım yolu ve yordamı vardır ki son dönemlerde buna “tasavvuf” denmiştir. Bazı kişiler bu “tasavvuf “kelimesini duyunca hemen tepki verir, bu kelimeden hoşlanmadıkları yüzlerinden belli olur. Zira onların zihninde tasavvuf ve sufiler hakkında –tasavvufu yanlış anladıkları için- bir takım önyargılar oluşmuştur.  Oysa bu durum sadece tasavvuf için değil, bütün ilim- bilim dalları, davet ve fikir akımları ile ıslah hareketleri için de geçerlidir. Aynı şekilde günümüzde hizmetleriyle öne çıkmış dini cemaatler de böyledir. Din adına iş yapan kurum ve kuruluşlarda ihlasla çalışanlar olduğu gibi münafıklar da vardır, işin ehli olan da vardır olmayan da, dürüst olan da bulunur olmayan da, sırf Allah rızası için koşturanların yanında menfaatçilerde yok değildir. Hepimiz bu durumun inkâr edilemez bir gerçek olduğunun farkındayız. Buna rağmen hiçbirimiz dini kurum ve kuruluşların, ilim- bilim dallarının gerekli olduğunu inkâr edemeyiz. Bir takım sıkıntıların varlığından dolayı onlara karşı gelemeyiz.

Aynı durum yeryüzündeki bütün bilim, sanat ve zanaat alanlarında da geçerlidir. Sanayi, ziraat, ticaret vb. alanlarda işin ehli olan usta, profesyonel zevat olduğu gibi, öyle olmayanlar da vardır. İşinin hakkını veren olduğu gibi, veremeyenler de çoktur. Bununla beraber bu sektörler icraatlarına normal seyrinde günlük olarak devam ettirmektedir. Bu durum karşısında aklı başında bir insan hayatını idame ettirmek için kar ve zararına dikkat etmeli, piyasada işin ehli olmayan birileri var diye piyasadan elini eteğini çekerek atıl kalmamalıdır. Ve aynı zamanda “hayatın gerçekleri”nin farkında olması gerekir, bu gerçekler kendi fikirleriyle, anlayışıyla, bakış açısıyla tamamen farklılık arz etse bile. Bu konuda şair şöyle der:

Akıllı adam kelimelere takılıp kalmayandır    Zira dalgıcın gayesi sedef değil, incidir

Tasavvufa nispetle iki tür cemaat vardır ki bunların her birinin ”tasavvuf”a bakışı diğerinden farklıdır;

Birinci cemaat: Tasavvuftaki her bir konu (takva, ihlas, ihsan vb.) bu cemaate teker teker arz edilince, bu konuları elbette kabul ederler, ama onlara “Bunların hepsine biz ‘tasavvuf’ diyoruz” denilince hemen karşı çıkarlar. İnkâr etmede çok sert bir tavır alarak “Biz tasavvuf nedir bilmiyoruz, tanımıyoruz, çünkü tasavvufun İslam’ a ve Müslümanlara çok zararı vardır” derler.

İkinci cemaat: Bu cemaate şöyle bir izah yapalım; tasavvuf, Kur’an-ı Kerim’ de ‘nefis tezkiyesi’ olarak geçer; hadis-i şeriflerde ‘ihsan’ olarak anılır; son dönem âlimleri ona ‘fıkhu-l batın/ insanın iç âleminin fıkhı, ilmihali’ demiştir. Bunlar hakkında bir ihtilaf yoktur, hepsi hakkında ayet- hadis vardır, ayrıca biz insanların bu konuda söylediklerini kontrol altına alamayız. Eğer yapabilseydik biz bu ilim dalı için tasavvuf kelimesini kullanmak yerine “nefis tezkiyesi” veya “ihsan mertebesi” tabirini kullanırdık. Ve lakin bu ilim “tasavvuf” ismiyle meşhur olmuştur, biz bunu değiştiremeyiz. Bu durum sadece tasavvuf için geçerli değil, bilakis diğer bilim ve ilimlerin tarihçesi bu gibi terimlerle alakalı tabirlerle doludur.

Muhakkik/ derin âlimler daima hedeflere, maksatlara doğru yönelir, aradaki vasıtalara gereği kadar değer verirler ve bu konuda çok hassas davranırlardı. Bir ilmin özüne ve esaslarına zarar verecek her şeye karşı dururlardı, belki de bunlar –şimdi olmasa da- ileride zarar verebilir endişesi taşırlardı. Tarih boyunca muhakkik İslam büyükleri bir ilmin özü, aslı ile kabuğunu birbirinden ayırmaya, gerçekler ile suretlerin farkını, makasıd/ asıl gayeler ile merasimlerin arasındaki farkları ortaya koymak için azami gayret göstermişlerdir. Hepimizin bildiği Hz. AbdulKadir Geylani, Şeyh Şihabuddin Suhruverdi, İmam-ı Rabbani, Şeyh Veliyullah Dehlevi, Şeyh Mücahit Ahmet eş-Şehid, Şeyh Reşid Ahmed el-Kenkuhi ve Muhyi-s Sünne Şeyh Eşref Ali et-Tahanevi (Allah hepsinden razı olsun) gibi zatlar öz ile kabuğu, asıl maksut olan ile olmayanı birbirinden ayırmak için emsaline az rastlanan bir gayret göstermişlerdir. Tasavvufa sonradan bulaşan ve sanki ondan bir parça halini alan bidat ve adetleri söküp atmışlar, ortadan kaldırmışlardır. Onların bu alandaki duruşlarını, gayret ve faaliyetlerini yazdıkları şu eserlerde aşikâr görebiliriz; Hz. AbdulKadir Geylani’ nin “Futuhu-l Gayb” ve “Gunyetu-t Talibin”; Şeyh Şihabuddin es-Suhruverdi’ nin “Avarifu-l Mearif”; İmam-ı Rabbani’ nin “Mektubat”; Şah Veliyullah ed-Dehlevi’ nin kitapları, Seyyid Ahmed eş-Şehid’in “Sırat-ı Mustekim”; muhaddis imam Reşit Ahmed el-Kenkuhi’ nin risaleleri ve şeyh Eşref Ali et-Tahanevi’ nin “Terbiye-s Salik ve Kasdu-s Sebil”i. Bu büyük zatlar halis süte karışan suyu, yapmacık ile samimiyeti birbirinden ayırmaya muvaffak olmuşlardır. Şah Veliyullah ed-Dehlevi’ nin (rahimehullah) şöyle bir tespiti vardır: “Gerçek tasavvuf, kibrit-i ahmer[4] gibi zor bulunan büyük bir nimettir, aslı şeriatta olmayan adet ve teamüllerin gerçekten hiçbir değeri yoktur.” Bu büyük zatlar hep güzel ahlaka, insan ilişkilerinde dürüstlüğe, kul hakkına riayet etme üzerinde durur, insanları bunlara yönlendirirlerdi. Allah’ a yakın olmak, felah bulmak için bunları şart koşarlardı. Eserlerinde bunlara geniş yer vermişler, sohbetlerinde hep bunları anlatmışlardır.

Kendileriyle tanışma fırsatına nail olduğum, sohbetlerinde birçok kez bulunduğum, tasavvufu da onlar sayesinde tanıdığım salih zatlardan sadece tasavvuf ve seyr-i sülükü öğrenmedim, ayrıca onlardan dinin aslını, şeriatın özünü öğrendim. Onların ahlakı Peygamber Efendimizin (Sallallahu aleyhi ve sellem) ahlakının birer numunesiydi, yaşantıları, davranışları, halleri şeriata tam uyuyordu. Asıl maksatlar ile aradaki araçlar arasındaki farkların her daim farkındaydılar. Gerçekleri anlatmak için terimlere çok ihtiyaç duymuyorlardı, hakikatlere yönelirler, kuru kuruya şekilcilikten uzak dururlardı. Bidatlere karşı çok ciddi bir duruşları, hem ibadetlerde hem de diğer muamelatta sünnet-i seniyeye tam bir ittibaları vardı. Tasavvuf alanında mukallid (taklitçi) değil, müçtehit idiler. Bu alandaki tecrübelerine, basiret ve ferasetlerine dayanarak işlerini isteyerek, severek ve özümseyerek yaparlardı. Manevi hastaların durumuna göre manevi reçeteler yazarlardı. İlaç yazarken hastaların bünye, kabiliyet ve sosyal durumlarını, maddi ve manevi hallerini gözetirlerdi. Bu zatların durumu bu alanda içtihat seviyesine ulaşan, söz sahibi olup bu alana yön verenlerin durumuydu. Maksatları manevi hastalıkları tedavi etmekti, kuru bir şekilciliğe takılıp kalmak değildi. Ahlakları arı duru ve safi idi, mücahede ile yorgun düşerler, itidali elden bırakmazlar, nefsi kontrol altında tutarlar, her şeyde İslami ölçülere azami derecede dikkat ederler, ihlasla Allah’ın rızasını ararlardı. İşte bu anlatılanlar tasavvufun asıl gayesi, zikir, mücahade ve mürşidin sohbetinden bulunmaktaki birinci maksuttu. Eğer bunlar hasıl olamıyorsa gerisi tamamen boş şeyler sayılırdı.

Tercüme: Tasavvuf Araştırmaları Merkezi

[1]  – Ebu’l-Hasan en-Nedvi (1914 -1999): Hindistan doğumlu, soyu Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in torunu Hz. Hasan (radıyallahu anh)’a dayanır. O bütün yönleriyle Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)’e varis olan bir isim, Hint diyarının söz sahiplerindendi. Bütün dünya Müslümanlarının, onun fikirleri ve kitaplarından istifade ettiği bir önder, alim bir zat, fikir adamı, İslami hareketlerin önderliğini yapmış bir şahsiyetti. Çehresine bakıldığında Allah’ın hatırlandığı bir yüce insan. Seksen yılı aşkın, ilim ve irfan dolu, her dilimi hikmet fışkıran bir ömrün sonunda 1999 yılının Ramazan ayında bir cuma günü Kur’an okuyarak tek gayesi rızasını elde etmek olduğu Rabbine yürüdü. Ömrünü İslam’ a adamış bu yüce zatı rahmet ve minnetle anıyoruz, mekânı cennet olsun, âmin.

[2] – Söz konusu makale Arapça olarak M. Zekeriya Kandehlevi’ nin “Telazumu’ş Şeriat ve’t Tarikat” isimli kitabının “Zaruretu-ş Şeyhi ve Şeraituhu/ Şeyhe Olan İhtiyaç, Zorunluluk ve Şartları” faslında (sayfa 144) yayınlanmış, Türkçeye tercüme de bu eserden yapılmıştır.

[3] – Terim/ Istılah: Bir ilim mensuplarının kendi aralarında kullandıkları, o ilme ait ortak dile terim/ ıstılah denir. Başka bir tarif: Bir bilim, sanat, meslek dalıyla ya da bir konuyla ilgili özel ve belirli bir anlamı olan sözcük. Mesela “baş dönmesi” tabirinin sözlük manası, başımızın fiziki olarak sağa sola dönmesi anlaşılırken aynı tabir doktorlar arasında “göz kararıp düşecek gibi olma” durumu için kullanılır. İşte doktorların bu kelimeyi kendi aralarında bu manada kullanmalarına “ tıbbi terim, doktor terimi” denir.

[4] – Kibrit- i Ahmer: Cisimleri altına dönüştürecek derecede tesirli olduğu söylenen efsanevi şey, bir tür iksir.