İMAM GAZALİ’NİN ŞEYH EBU ALİ el-FARMEDİ’ YE İNTİSABI

03 Haziran 2018 609

emevi-camii

بسم الله الرحمن الرحيم

   Bütün hamdlerimiz Ümmet-i Muhammed’e nefis tezkiyesi ve ihsan mertebesi nimetlerini bahşeden Yüce Rabbimize, salat ve selamlarımız tasavvuf yolunun vazgeçilmez rehberi Hz. Muhammed’ e ve O’ nun âl ve ashabına olsun.

Mevlâna Şeyh Ebu Ali Farmedi (kuddise sırruhu), Tus şehrinin el-Farmed (kaynaklarda الفارْمَذ/ el-Farmez olarak ta geçmektedir)[1] beldesinde yaklaşık olarak hicri 5. yüzyılın başlarında doğmuştur. Tam ismi el-Fadl b. Muhammed b. Ali’ dir. Şeriat ilimlerini tam manasıyla tahsil ettikten sonra mana yoluna, tasavvufa yönelmiştir. Hocası -er-Risaletu-l Kuşeyri’nin müellifi- Abdulkerim Kuşeyri (ö. 465, rahimehullah), şeriat ilimlerini bitirmeden medreseden ayrılıp tekkeye geçmesine müsaade etmemiştir. İmam Tacuddin Subki (ö. 771, rahimehullah) Şafii mezhebinin fukahaları hakkında yazdığı Tabakatu-ş Şafiiyeti-l Kübra isimli eserinde Mevlâna Şeyh Ebu Ali Farmedi’yi Şafii mezhebinin fakihlerinden saymıştır.[2]

Hadis ilminde imam, sika, hafız, hüccet gibi sıfatlarla anılan ve güvenilirliğine işaret edilen Ebu Sa’d Abdülkerim b. Muhammed es-Sem’ani (ö. 562, rahimehullah), Mevlâna Şeyh Ebu Ali Farmedi’yi şöyle anlatır: “Şeyh Ebu Ali Farmedi, Horasan diyarının hücceti ve şeyhidir. Talebe ve cemaat yetiştirmede güzel bir metodu/ tarikatı vardı. Bana ulaşan haberlere göre, vaaz ve irşad meclisi çeşit çeşit çiçeklerle bezenmiş bir gülistan, türlü türlü meyvelerle donanmış bir bostan gibiydi. Bazı âlimlerden hadis ilmi tahsil etmiş, hadis almış ve pek çok talebesine hadis rivayetinde bulunmuştur… Hicri 477 yılında Tus şehrinde vefat etmiştir. Pek çok kere kabrini ziyaret ettim. Torunu Ebu Ali el-Fadl b. Ali’ den hadis rivayeti aldım.”[3]

İmam Gazali (ö. 505, rahimehullah) hicri 450 yılında Tus şehrinde dünyaya geldi. İlk önce Cürcan ve Tus’ta eğitim aldı. Sonra Nişabur’a gitti, zamanın en büyük İslâm âlimlerinden dersler aldı. Burada usul-u hadis, usul-u fıkıh¸ kelam¸ mantık¸ fıkıh ve münazara ilimlerini öğrendi. Nişabur’daki eğitimini tamamlayınca Selçuklu veziri Nizamü-l Mülk’ün davetiyle Bağdat’a gitti. Bağdat âlimleri onun ilmî derinliğine ve meseleleri izah etmekteki üstün kabiliyetine hayran oldular. En zor ve en ince konuları en açık bir şekilde anlatabiliyordu. Sapık düşünceler ve batıl fikirler onun zekâsının parlaklığı ve hitabet kabiliyeti karşısında perişan oluyordu. Selçuklu veziri Nizamü-l Mülk onu Nizamiye Medreselerinin başına getirdi. İmamı Gazali burada çok sayıda talebe yetiştirmiştir. Bu talebelerinin pek çoğu İslâm dünyasında meşhur olmuşlardır. Ömrünün son yıllarında Kudüs haçlılar tarafından işgal edilince Tus’a geri döner. Burada evinin yakınlarında bir medrese ve bir tekke yaptırarak günlerini irşad vazifesi ve talebe yetiştirerek geçirir. O, zahir ilimlerde eşsiz bir âlim olduğu gibi tasavvuf ilminde de söz sahibi bir otorite olmuştur.

İmam Gazali tasavvufta Nakşibendi silsilesinin büyüklerinden Ebu Ali Farmedi’den istifade etmiş, tasavvuftaki usulünü benimsemiş, kitaplarında onun tasavvufla ilgili öğretilerine yer vermiştir. Kitaplarında yer alan birtakım ibareler, onun tasavvufta Şeyh Ali Farmedi’nin çizgisinde olduğunu gösteren en açık delillerdendir. Bununla birlikte o, tasavvuf konusunda birçok zattan da istifade etmiştir. İhyau Ulumu-d Din isimli muhteşem eserinde ‘Son nefeste sui hatime ile ölmek ne demektir’ konusunu anlatırken şöyle der: “Anlattığım bu konu hakkında Şeyh Ebu Ali Farmedi’nin şöyle dediğini işittim ve o aynı zamanda müridin şeyhine karşı güzel bir edep takınmasının vacip olduğunu anlatıyordu…”[4] İhyau Ulumu-d Din’in şerhi İthafu’s Sadati’-Muttekin’de Murteza Zebidi (ö. 1205, rahimehullah) İmam Gazali’nin bu kelamını şerh ederken şöyle diyor: “Ebu Ali Farmedi (kuddise sırruhu) ile Şeyh Ebu’l Kasım Curcani arasında kız alıp- vermeden meydana gelen bir akrabalık bağı vardı. İmam Gazali, hem Şeyh Ali Farmedi’ den hem de Şeyh Yusuf en-Nessac’tan tasavvufun düsturlarını almıştır. Bu ikisi de Şeyh Ebu’l Kasım Curcani’ den tasavvufun düsturlarını almıştır. Şeyh Ebu’l Kasım Curcani ile Şeyh Yusuf en-Nessac, Tus şehrinde aynı kabre defnedilmişlerdir. Bu üç zat Nakşibendi silsilesinin meşayıhındandır.”[5]

El-Maksadu-l Esna Fi Esmaillahi-l Husna isimli eserinde İmam Gazali şöyle der: “Muhakkak ki Şeyh Ebu Ali Farmedi’nin, hocası Ebu-l Kasım Curcani’den şöyle bir söz naklettiğini işittim: ‘-Esmau-l Hüsnadaki- 99 isim  -kullara tecelli ettiği şekliyle- salikin özellikleri haline gelebilir fakat o bu haliyle henüz manen vuslata ermemiş de olabilir.’ Şeyh Ebu Ali Farmedi’nin anlattığı bu söz, bizim anlattığımız manaya uygun ise -ki bu konu sadece bu şekilde anlaşılabilir- o zaman onun sözü gerçekten doğrudur.”[6]

İmam Murteza Zebidi (rahimehullah), uzlete çekilmenin faydalarını izah ederken şöyle der: “Şüphesiz bazı kişilerin halkın arasına fazla karışması, onları zikir, fikir ve murakabeden alıkoyar. Onlar için uzlet daha efdaldir. Nakşibendi büyüklerinin ilk dikkat çektiği konulardan biri de budur, İmam Gazali’ nin şeyhi olan Ebu Ali Farmedi bu makamda idi.”[7] Aynı eserin 9. Cildi 37. Sayfasında Şeyh Ebu Ali Farmedi’nin İmam Gazali’nin şeyhi olduğunu tekrar eder.[8] O şöyle diyor: “Evliyanın nefis tezkiyesiyle Allah’a manen yaklaşma yöntemleri farklı farklı olup sayılmayacak kadar çoktur. Aynı şekilde onların ahlak güzelliği de sayılmayacak kadar fazladır. Bu işin aslı, kalbi masivadan tamamen temizleyerek kalbi terbiye etmektir. Bundan sonra yapılacak tek şey, Allah’ın rahmetini beklemektir. Bu yol, İmam Gazali’nin şeyhi olan Ebu Ali Farmedi’nin yoludur.”[9]

Mevlâna Şeyh Ebu Ali Farmedi (kuddise sırruhu) vefat ettiği zaman İmam Gazali -yaklaşık olarak- 27 yaşlarındaydı. İmam Zebidi, İmam Gazali’nin şöyle dediğini naklediyor: “İlk önceleri salihlerin halleri, ariflerin makamları gibi tasavvufa ait şeyleri pek kabul etmiyordum. Tus’ta Şeyh Yusuf Nessac’ın sohbetine katılıncaya kadar bu durum devam etti.” Ve bu tanışma neticesinde artık o,  önceki görünüşünden döner.”[10] Hayatı boyunca hem ilmin en zirvelerine ulaşan hem de zühd ve tasavvufun derinliklerinden nasibdar olan İmam Gazali, belli dönemlerde manevi olarak gel- gitler yaşamış, nefsiyle derin hesaplaşmalara girmiş, ilmin insanı bir yere kadar götürebileceği kanaati kendisinde hâsıl olunca Şam’da Emevi Camiinde uzlete çekilmiştir. El-Munkizu Mine-d Dalal isimli eserinde bu hallerini tafsilatlı olarak anlatmıştır. Bütün bu ayrıntılar bize İmam Gazali’nin bir şeyhin himayesinde manevi terbiye almasının sınırlarını gösteriyor. Ayrıca uzun bir müddet uzlete çekilmesinde bir şeyhin tesiri ve katkısı olup olmadığından haber veriyor. Şüphesiz Şeyh Ebu Ali Farmedi gibi büyük bir zatla tanışması ve bu sayede tasavvufta yol alması ve manen kemale ulaşmasında tesirleri olmuştur.

Hicri 5. Asırda Şeyh- Mürit İlişkisine Bakış: Metot

Tasavvuf öz itibariyle ilk dönem Müslümanları için günlük hayatın bir parçası iken zaman için kendi terminolojisi ile bir ilme dönüşmüştür. Kendine özgü sosyal pratikleri, kurumları ve işlevleri yerine getirmiştir. “Tasavvufi hayat ve düşüncenin tarihi seyri, hangi tasnife göre ele alınabilir? Konu ile ilgili birden çok tasnif yapmanın mümkün olduğu görülmektedir… Tasavvuf tarihini bu tasniflerden herhangi biriyle veya başka tasniflerle incelemek mümkündür.”[11] “Ayrıca tarikatların başlangıçtan zamanımıza kadar geçirdiği safhaları, faaliyetleri ve içtimai hayattaki yerleri hakkında da araştırmalara ihtiyaç vardır.”[12] Tasavvufu, bir tarih kitabında bir ilim olarak ilk defa inceleyen İbni Haldun (ö. 808, rahimehullah) tasavvufun tarihi merhaleleri hakkında genel ve özlü bilgiler vermiş, tasavvufla alakalı bazı meseleleri ele alırken de tasavvuf ile diğer İslami ilimler arasındaki münasebetin boyutları hakkında birtakım bilgiler vermiştir.[13]

Hicri 5. Asır, tasavvuf dönemi olarak isimlendirilen merhaleden, tarikatların oluşumuna doğru geçişin yaşandığı bir dönemdir. Müslüman tasavvuf tarihçileri ve oryantalist tasavvuf araştırmacıları –ki bunlar içinde Louis Massignon ve Reynold A. Nicholson gibi ciddi araştırmacılar da vardır-, tasavvufu belli merhalelere ayırarak incelemeye çalışmışlar, tasavvufu doğuş- gelişme- tasavvuf- tarikatlar dönemleri gibi bir takım tarihi dönemlere ayırmışlardır. Günümüzde de tasavvufla ilgilenen çevreler tarafından bu taksimler genel kabul görmektedir.

Tasavvufu anlamak için sadece tasavvuf eserlerini tarihi sıralamaya göre ele alıp incelemek ve elde edilen bilgiler doğrultusunda tasavvuf hakkında yeni bir çıkarım yapmak? Böyle bir metot ne kadar İslamidir? Bütün düsturlarını İslam’dan alan, tamamen İslam’dan beslenen tasavvuf, hangi İslami ölçülere göre değerlendirmeye tabi tutulmuştur? Bilginin İslam kaynaklı olması ile tasavvuf tarihçilerinin tasavvufu inceleme metotları ne kadar uyuşuyor? Oryantalist tasavvuf araştırmacıları zaten İslam’ı tam anlamıyla doğru dürüst bilmezken nasıl oluyor da İslami bir yapı dediğimiz tasavvuf –tarihi- hakkında bazı görüşleri ön plana çıkabiliyor? Burada biz Müslümanların bir kusuru ortaya çıkıyor, kendi değerimiz olan tasavvufu oryantalistlerden çok daha iyi bilmemiz gerekmez miydi?

Tasavvuf alanında bugüne kadar gözden kaçmış veya yapılmamış bir çalışma da tasavvufun İslam tarihi boyunca geçirdiği evrelerde nasıl bir mekanizma/ sistem geliştirdiği ve bu mekanizmanın diğer şeriat ilimlerle olan irtibatı ve münasebeti konusudur.

Tasavvuf, fıkıh, tefsir, hadis, akaid/ kelam ilmi ve diğer şeriat ilimlerinden bağımsız bir yapı değildir, onlar göz ardı edilip sadece tasavvuf kendi başına ele alınarak incelensin. Tasavvufun önderleri dediğimiz zatlar aynı zamanda belli şeriat ilimlerinde tebarüz etmiş âlimlerdir; Hâkim Tirmizi, İmam Nevevi hadis alanında, Haris el-Muhasibi kelam ilminde, İmam Gazali usulü fıkıh ve akide ilminde vb. gibi. İmam Gazali’nin tasavvuf yönü, onun diğer İslami ilimlerde derin bir âlim olmasıyla, engin bir din anlayışıyla birbirinden ayrılamayacak derecede iç içedir, sıkı sıkıya bağlıdır. Onun diğer ilimlerdeki otoriteliğini, o ilimlerdeki görüşlerini, özellikle usul-u fıkıh ve kelam ilmindeki muhakematını görmeden, bilmeden, anlamadan sadece tasavvuf yönünü incelemek yeterli olmayacak, ortaya çıkan netice de sağlıklı bilgiler veremeyecektir. Sadece İhyau Ulumi-d Din kitabının konu başlıklarına bakmak bile bu konuda yeteri kadar ipucu verir niteliktedir. El-Luma’ sahibi es-Serrac et-Tusi (ö. 378) ve Tehzibu-l Esrar sahibi Abdulmelik el-Harkuşi (ö. 407, rahimehumallah) tasavvufa dair yazmış oldukları eserlerde tasavvuf- şeriat ilişkisinin boyutları üzerine konuşmuşlar, sufilerin tasavvufu Kur’an ve sünnetten nasıl anladıklarını, istinbat yöntemleri hakkında bilgiler vermişlerdir.[14] Şeyhu’l İslam Zekeriya el-Ensari (ö. 926, rahimehullah) Gayetu-l Vusul Şerhu Lubbi-l Usul isimli Şafii mezhebi usul fıkıh kitabının sonuna خاتمة فيما يذكر من مبادئ التصوف/  Son Bölüm: Tasavvufun Temel Esasları Hakkında” başlığıyla bir bölüm koymuştur.

Tasavvuf kitaplarında tevhid, akaid ve diğer ilimlerle ilgili konulara yer verilmesi gözden kaçırılmaması gereken bir husustur.

Bu zatlar yaşadıkları çağın gereklerine bakarak Müslümanların ihtiyaçlarına göre tasavvufu –tabiri caizse-güncellemişler, yeni bir mecra, yeni bir soluk vermişlerdir. Bu tamamen göz ardı edilen ama bir o kadar da dikkate alınması gereken bir husustur. Ayrıca bir şeyhin etrafında toplanan talebeler, o şeyhten sadece manevi eğitim değil aynı zamanda fıkıh vs. şeriat ilimlerini de öğreniyorlardı.

Tasavvufu tek başına ele alarak yapılan bir taksimin yetersiz olduğunu, tasavvufu belirli kalıplara sıkıştırma ve bu çerçevede değerlendirme olduğu kanaatindeyiz. Her dönemde tasavvufun İslam’ı en doğru şekliyle hayata geçirmek için nasıl bir mekanizma/ sistem geliştirdiği, o dönemin ihtiyaçlarına nasıl cevaplar verebildiğine vakıf olmak, tasavvufun günümüzde olması gereken yere gelmesinde önemli bilgiler, hayati ipuçları barındırmaktadır. Bundan dolayı bugün İslam âleminde temel tartışma konularından biri olan tasavvufun hem dini ilimler içindeki yeri hem de tarihi ve sosyal konumu hakkında ilmi araştırmalara ihtiyaç her geçen gün önemini arttırmaktadır.

    Hicri 5. Asırda Şeyh- Mürit İlişkisi: Genel Özellikler

Bu iki büyük zatın yaşadığı hicri 5. asırda şeyh- mürit ilişkisi nasıldı? Günümüzdeki gibi vird, günlük ders vb. şeyler var mıydı? Bir tasavvuf büyüğüne intisap nasıl oluyordu? İmam Gazali’nin Mevlâna Şeyh Ebu Ali Farmedi’ye intisabı, ona tasavvufta talebe, mürid olması gibi konuların tam olarak anlaşılması için yaşadıkları dönemdeki şeyh- mürit ilişkisinin genel özelliklerini inceleyelim:

Bu dönemde manevi terbiye (nefis tezkiyesi- kalp tasfiyesi) için tasavvufa, bir tasavvuf büyüğüne intisap etmek isteyenler (müridler), meşhur şeyhlerin etrafında toplanıyordu. Şeyhe manen tabi olmak için biat etmek gibi bir kural, öğreti ve tertipli- düzenli ve sistematik bir manevi eğitim sistemi bütün teferruatıyla henüz yoktu. Nefis tezkiyesi, kalp terbiyesi için belli bir süre konmamıştı. Manevi eğitim için muttasıl bir senedin varlığı veya şeyhlerin sahabe kirama, onlardan da Hazreti Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem’e bağlanan bir silsileye sahip olmaları şartı aranmıyordu. Bunlar daha sonraki dönemlerde daha çok ön plana çıkmaya başlayacaktı.

Bu dönemin manevi eğitim metodu şöyleydi: Müridi/ saliki ilim, şuur ve amel ile İslami ölçüler içinde yeteri kadar donatacak, yetiştirecek ilmi bir usul, yöntemdi.  Şöyle ki bu eğitim yöntemi, müridleri samimi- ciddi bir Müslümanda olması gereken hallerle hallendirmek ve manen kemale erme, olgunlaşma makamlarına ulaştırarak, ihsan mertebesine erişmeye yol göstermekten ibaretti. Manevi terbiye almak isteyenler şeyhlerin etrafında toplanıyor, sohbetlerini dinliyor, gerekli bilgi ve talimatları alarak gereği gibi yerine getirmeye gayret ediyorlardı. Bir şeyhten manevi terbiye almak için mutlaka o şeyhe “intisap etme” şartı aranmıyordu.

Bu dönemde şeyhlerin etrafında toplanan grupların artması ve bu durumun yaygınlaşması “tekke, dergâh ve zaviye”lerinde artmasını beraberinde getirmiştir. İmam Gazali, ömrünün son döneminde Tus’ a dönünce dervişler için bir dergâh yaptırmış; İmam Abdullah b. Muhammed b. Ali el-Ensârî el-Herevî (ö. 481, rahimehullah) tasavvufta önemli bir kaynak olan “Menazilu-s Sairin” isimli eserini bir tekkede yazmıştır.[15] Tekke ve dergâhların bu gelişimi iki yönden büyük bir öneme haizdir:

Birincisi:  Tekke ve dergâhlar, sufilerin faaliyetlerinin -bir bakıma- sürekli ve istikrarlı olmasını, müesseseleşmesine zemin hazırlamıştır.

İkincisi: Çeşitli sosyal faaliyetlerin icra edildiği tekkeler, bu sayede İslam toplumlarında daha fazla yaygınlaşmaya başlamıştır.[16]

Şeyh Ebu Ali Farmedi’ nin şeyhi Ebu-l Hasan el-Harakani (ö. 425, kuddise sırruhu) “Şecere” isimli risalesinde şöyle diyor: “(Sufilere ait) Hırkayı giyen müride teslimiyet ve bağlılık yardımcı olur. İşin başında, hırkayı giyme usulüne niyet etmeli ve tasavvuf ve (müridleri manen eğitmede) tasarruf sahibi kâmil bir şeyhe kendini teslim etmelidir. O şeyh efendi de müridin maksadına ulaşması için yol adabını öğretmeye başlamalıdır.”[17]

el-Ahkamu-s Sultaniye sahibi Hanbeli fukahasından Kadı Ebu Ye’la el-Ferra (ö. 458, rahimehullah) Kitabu-t Tevekkül isimli eserinin “Müritlerin Sıfatları Hakkında Bir Fasıl” başlıklı bölümünde Ebu Talib el-Mekki’ nin (ö. 386, rahimehullah) Kutu-l Kulüp adlı kitabından bazı nakiller yaparak şöyle der: “(Müritlerin uyması gereken düsturlardan biri de) Rehberi olan hocası ve mürşidine itaat etmesidir; çünkü Yüce Allah (Celle celaluhu) şöyle buyuruyor: ‘Bana gönülden yönelenlerin yoluna uy’ [Lokman, 15].” “Müritler, Allah’ı bilen arif zatlarla beraber olmalıdır; onun sohbetini başka şeylere tercih etmeli, arifler tarafından kabul görmeli ve sohbetleri iyi anlamak için can kulağıyla dinlemeleri gerekir.[18]

İmam Abdulkerim el-Kuşeyri (ö. 465, rahimehullah) er-Risaletu-l Kuşeyriye namlı eserinin son bölümünde “Müritlere Vasiyetler” diye bir bab/ bölüm açar ve orada müritlere nasihat ederken aynı zamanda o dönemin mürşit- mürit ilişkisinin boyutlarından bazı örnekler verir.[19] O, adı geçen bölümde şöyle diyor: “Müridin bir şeyhin elinde terbiye alması vaciptir. Eğer müridin bir üstadı yoksa onun felah bulması çok zordur hatta imkânsızdır.”[20] “Şeyh efendi bir müridini iyice tanıdıktan sonra ona belli bir zikir vermesi gerekir…”[21]

İmam Gazali (rahimehullah): “Mürid, kendisine doğru yola ulaştıracak,  bir şeyhe, üstada tabi olmaya mutlaka ihtiyaç duyar. Zira dini yaşamanın yolu çok incelik ister. Şeytanın yolları meydanda ve çok çeşitlidir. Kişinin yolunu gösterecek bir şeyhi yoksa şeytan onu kendi yollarına çekebilir. Kim ıssız çöllere rehbersiz girerse kendisini tehlikeye atmış, helake sürüklemiş olur…”[22] Diyor.

Hicri 5. Asırda mürşit- mürid ilişkilerinin ana hatları böyle iken daha sonraki dönemlerde özellikle Endülüs’te “Nefis tezkiyesi için bir şeyhe ihtiyaç var mıdır? Yok mudur?” konusu tartışılmaya açılmış, bu konuda özel risaleler yazılmıştır; İbni Abbad en-Nefri’ nin (ö. 792) “Cevabu Meseleti Suluki Tarikı-s Sufiyye”si, İmam Şatıbi’nin hocası Ebu-l Abbas el-Kabbab’a (ö. 778) sorduğu soru ve cevabın yer aldığı “Fetva Ebi-l Abbas el-Kabbab fi Sülüki-t Tariki-s Sufiyye” isimli risalesi ve Hasan b. Mesud el-Yusi’nin (ö. 1102, rahimehumullah) “Hükmü-l İltizami bi-ş Şeyhi fi-t Terbiyeti- s Sufiyye” isimli risalesi bunlardan birkaçıdır.[23] Ayrıca İbni Haldun’un (ö. 808) tasavvuf hakkında kaleme aldığı  “Şifau-s Sail ve Tehzibu-l Mesail” isimli eserinde konu hakkında epey bilgi mevcuttur.[24]

İki Ulu Sultan ve Bir Büyük Vezir

İslam tarihinin gördüğü en büyük devlet adamlarından biri olan Nizamü-l Mülk (ö. 485), hicri 457 ile 485 yılları arasında Büyük Selçuklu Devleti’nde vezirlik yapmış, devletin en etkili isimlerinden biri olmuştur. Horasan Türklerinden olan bu büyük devlet adamı, kendi ismini taşıyan Nizamiye Medreseleri’nin kurucusudur. Vezir Nizamü-l Mülk, âlimleri ziyadesiyle ta’zim eder, hürmet gösterir, saygıda kusur etmezdi. Aynı şekilde sofilere karşı derin bir muhabbeti, engin bir sevgisi vardı. Zamanın büyük âlimlerinden Ebu-l Kasım el-Kuşeyri ve Ebu-l Meali el-Cuveyni meclisine geldiklerinde ayağa kalkar, onları başköşeye oturturdu. Şeyh Ebu Ali Farmedi meclisine geldiğinde ise ayağa kalkar, onu kendi yerine oturtur, kendisi de önünde diz çökerek otururdu. Bu hareketinden dolayı kendisini eleştirenlere şöyle cevap verirdi: ” O iki büyük âlim yanıma geldiklerinde, benim yaptıklarımı överler, takdir ederlerdi. Oysa Şeyh Ebu Ali Farmedi hata ve kusurlarımı bana söylüyor, ben de bu sayede yanlışlarımdan dönüyorum.”[25]

İmam Gazali, büyük vezir Nizamü-l Mülk’ün davetiyle Bağdat’a gider ve o çağın en üst eğitim merkezi olan Nizamiye Medreselerinin başına getirilir. Bu tablo bize İslam’da devlet adamı, âlim ve evliya ilişki ve bağının ölçü ve esasları hakkında önemli bilgiler veren bir kıymete haizdir. Yüce Rabbimizin bizlere o günlerdeki devlet adamlığını, ilim ehlini ve manevi hayatı tekrar ihsan etmesi dileğiyle.

Hazırlayan: T.A.M. Tasavvuf Araştırmaları Merkezi

[1] – Ebu Sa’d Abdülkerim es-Sem’ani, el-Ensab, (Haydarabad: Dairetu-l Mearifi’l-Osmaniyye, 1397), c. 10, s. 124; Yakut el-Hamvi, Mu’cemu-l Buldan, (Beyrut: Daru Sadır, 1397), c. 4, s.228.

[2] – Tacuddin Subki, Tabakatu-ş Şafiiyeti-l Kübra, (Kahire: Daru İhyai-l Kütübi-l Arabiyye, 1383), c. 5, s. 304.

[3] – Ebu Sa’d Abdülkerim es-Semani,a. g. e, c. 10, s. 124.

[4] – İmam Gazali, İhyau Ulumu-d Din, (Beyrut: Daru-l Marife, 1402), c. 4, s. 178.

[5] – Murtaza Zebidi, İthafu-s Sadati-l Muttekin, (Beyrut, Müessesetu-t Tarihi-l Arabi, 1414), c. 9, s. 241.

[6] – El-Maksadu-l Esna Fi Esmaillahi-l Husna, (Beyrut:Daru İbn-i Hazm, 1424), s. 150.

[7] – Murtaza Zebidi, a.g.e, c. 6, s. 341.

[8] – Murtaza Zebidi, a.g.e. c. 9, s. 37.

[9] – Murtaza Zebidi, a.g.e. c. 7, s. 247.

[10] – Murtaza Zebidi, a.g.e, c.1, s. 9.

[11] – Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi (İstanbul, Dergah Yayınları, 2011), s. 75-76.

[12] – Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar (İstanbul, İfav, 2014), s. 15.

[13] – İbni Haldun, Mukaddime (Dımeşk: Daru Ya’rub, 2004), c. 2, s. 225.

[14] – es-Serrac et-Tusi, El-Luma’, (Beyrut: Daru-l Kütübi-l İlmiyye, 1428/ 2007), s. 19; Abdülmelik el-Harkuşi, Tehzibu-l Esrar (Beyrut: Daru-l Kütübi-l İlmiyye, 1427/ 2006), s. 176.

[15] – Hasan eş-Şafii – Ebu Yezid el-Acemi, Fi-t Tasavvufi-l İslami (Kahire, Daru-s Selam, 1428), s. 64.

[16] –  eş-Şafii – el-Acemi a.g.e. s. 63- 64.

[17] – Ebu-l Hasan el-Harakani, Şecere (Konya: Yusuf Ağa Kitaplığı, D. No: 139/5), v. 2.

[18]  – Ebu Ye’la el-Ferra, el-Ahkamu-s Sultaniye (Riyad: Daru-l Meyman, 1435), s. 67- 68.

[19] – Abdulkerim el-Kuşeyri,  er-Risaletu’l Kuşeyriyye (Kahire: Daru’l Mearif, t.y. ) c. 2, s.571.

[20] – Abdulkerim el-Kuşeyri, a.g.e. c. 2, s. 573.

[21] – Abdulkerim el-Kuşeyri, a.g.e. c. 2, s. 575.

[22] – Ebu Hamid el-Gazali, İhyau Umumi-d Din (Cize: Daru Nehri’n Nil, t.y), c. 3, s. 73.

[23] –  Bu üç risale, İbni Haldun’un “Şifau-s Sail ve Tehzibu-l Mesail” isimli eserin sonuna ilave edilerek basılmıştır; yayınevi Daru-l Fikir, Dımaşk, 1996.

[24] – İbni Haldun, Şifau-s Sail ve Tehzibu-l Mesail (Dımaşk: Daru-l Fikir, 1996), s. 122.

[25] – İbni Kesir, el-Bidaye ve-n Nihaye, (Cize: Daru Hicr, 1419), c. 16, s. 126.