İslam Medeniyetinde Tasavvuf

Bütün hamdlerimiz tasavvufun yüce gayesi olan Mevlamıza, salat ve selamlarımız gönül sultanımız Habibu’l Hüda’ ya olsun.

Bir dünya ve ahiret medeniyeti olan İslam, kusursuz nizamıyla bütün insanlığın huzur, güven, saadet ve selamet bulması adına her şeyi yerli yerinde mükemmel bir hayat tarzıdır ve kıyamet sabahına kadar bu taze ve zindeliğini her daim koruyacaktır. Bu, İslam’ın iç dinamiklerinin yerli yerinde olmasıyla, herkesi kuşatacak nizamıyla gerçekleşir.  İlk döneminden beri yeryüzünde İslam’dan daha güzel bir hayat süren olmamıştır.

Medeniyet kelimesi Arapça olup bir yerde yerleşme, ikamet etme anlamındadır. İslam medeniyetinin ilk filizlendiği merkez Medine-i Münevvere’ ye nispeten ‘medeniyet’ kelimesi ortaya çıkmıştır. Medeniyet genel anlamda, bir milletin nesilden nesile aktardığı siyasi, sosyal, ekonomik faaliyet ve kurumlar ile manevi değer ve kavramların tümüne verilen isimdir. İslam medeniyeti, İslam’ ın ortaya koyduğu hayat anlayışı, düşünce ve buna göre şekillenen maddi ve manevi kültürün tamamı, anlamında kullanılmıştır. İslam medeniyetinin topluma ruh ve canlılık veren, dinamik kazandıran kendine özgü, tarihi süreçte gelişmiş, kök salmış temelleri mevcuttur. Çünkü bir millet için değerler sistemi oluşturma ve bunu bir iman kaynağına bağlanarak yapma, insanlar için manevi ve sosyal bir zarurettir. Aslında bir medeniyetin temeli, esası inanç ve o inanca bağlı ahlak sistemidir.[1] Medeniyetlerin kurulması ve ayakta kalmasında toplumu kucaklayan ve manevi ihtiyaçları karşılayan değerler sisteminin varlığı şarttır. Bu değerlerin en ön saflarında tasavvuf yer alır.

İmam-ı Rabbani (kuddise sırruhu) tasavvufu şöyle tarif ediyor: Seyri sülük menzillerini aştıktan, cezbe makamlarını geçtikten sonra bana şu gerçek malum oldu ki bu seyr-i sülükten maksat, -Allah Teala’ dan gayri- enfüsi ve afaki ilahların yok olmasıyla hâsıl olan ‘ihlas makamını’ elde etmektir. Bu ihlas şeriatin üç cüzünden bir cüzdür ki diğerleri ilim ve ameldir. Hakikat ve tarikat, şeriatın ihlas cüzünün tam anlamıyla gerçekleşmesi için birer hizmetçidir. İşte bu gerçeğin ta kendisidir. Velakin bunun böyle olduğunu herkes anlayamaz (Mektubat, c 1, 40. Mektup). Bu kısa ve öz tariften sonra, tasavvufu kendi iç dinamikleriyle değil İslam medeniyetindeki yeri ve rolünü ayrıntıya girmeden ele almaya çalışacağız. Bir medeniyet ancak kendi temel esaslarını incelemekle tam manasıyla anlaşılır, temel taşların tespiti için de sosyoloji ve psikoloji yönünden incelenmesi şarttır. Din sosyolojisi ve din psikolojisi için en verimli kaynaklar, tasavvuf ve onun birer teşkilatı olan tarikatlardır.

İmam-ı Rabbani’ nin (kuddise sırruhu) tasavvuf tarifini esas aldığımızda, İslam medeniyetindeki tasavvufun görevi şöyledir: “Tasavvuf ciddi, samimi, olgun ve kâmil bir Müslüman yetiştirmek için bir yol ve yöntemdir.” Hayatın her alanını Kur’an ve sünnete göre çeki- düzen veren İslam medeniyeti, tasavvufu da aynı membadan almıştır. Peygamber Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında var olan fıkıh, daha sonraları nasıl mezhep adı altında toplandıysa, aynı şekilde sünnete uygun İslami bir hayat tarzı asrı saadetten sonraki dönemlerde tasavvuf adı altında toplanmıştır. Bir Müslümanın Kur’an’da ifade edildiği gibi takva sahibi olabilmesi ve hadislerde anlatıldığı gibi ihsan mertebesine erebilmesi için belli bir gayret ortaya koyabilmesi gerekir ki adı geçen mertebeye ulaşabilsin. Tasavvuf bu alanda ilerlemek isteyenlere yol gösteren bir disiplindir. Nefsi tezkiye, züht, güzel ahlak, huşu, tevazu gibi İslami kavramların ferdi planında içini doldurma çaba ve gayretidir.

Dehasıyla İslam medeniyetine büyük katkıları olan Hz. Ömer (radıyallahu anh) büyüyen ve gelişen İslam devletinin işlerini tertip düzene sokmak için o güne kadar İslam toplumunda olmayan pek çok sistem ve nizam geliştirmiş, böylece Müslümanların pek çok işini kolaylaştırmış, İslam medeniyeti adına kendisinden sonra gelenlere rehber olmuştur. Hicri takvimi yürürlüğe koyması, zekât için hazine inşası, ordu ve devlet işleri için divanlar kurması bunun örneklerindendir. O dönemde hayatta olan sahabe hz. Ömer’ in bu uygulamalarına karşı gelmemiştir. İslam’ a göre düzenlenecek bir devlet sisteminde ve bu sistemin sağlıklı bir şekilde uygulamasında bir takım prensip ve kuralların ortaya konması bazen ihtiyaç, bazen de zarurettir. Bu aynı zamanda İslam’ ın bütün zamanlarda bütün insanlığın yegâne çaresi olduğunun bir göstergesidir. Tasavvuf da aynı şekilde İslam toplumundaki görülen bir ihtiyaca binaen ortaya çıkmıştır. Tarikatlar, kuruluş gayeleri itibarıyla cemiyete karışmış, devletlerin içtimai, siyasi ve iktisadi hayatlarında önemli rol üstlenmiş, insanları İslam yolunda birleştirmede hayati görevler yerine getirmiştir. Tasavvufun İslam ümmeti içinde bu kadar yayılmasının en önemli etkenlerinden biri Müslümanların dünyada asıl varoluş gayesini unutup, hedeften sapmalarına çözüm olabilmesidir. Ümmetin buhranlı, sıkıntılı dönemlerinde tasavvuf ve tarikatlar bir can simidi gibi imdada yetişmiş, ehlullah ümmeti, savrulduğu çıkmazlardan tekrar sırat-ı müstakime döndürmeye muvaffak olmuştur. Ümmetin zor günler, felaketler yaşadığı dönemlerde, Müslümanlara İslam’ı şuur aşılamış, kalplerin Allah’a yönelmesine, hayatın sünnet-i seniyeye göre düzenlenmesine ön ayak olmuştur. Müslümanların refah ve bolluk zamanlarında nefisleri dizginleme, İslami çizgilere dikkat etmede Müslümanlara istikamet göstermiş, dünyaya kapılıp gitmekten korumuştur.

İslâm medeniyetinde din eğitimi üç kurumda gerçekleşmiştir; mescit, medrese ve tekke. Bu üç kurum bazen aynı külliyede yer alırken bazen de bağımsız yapı veya yapılar olarak görülür. Bazen mescid aynı zamanda medrese ve tekkenin görevini görmüş, yerine göre tekke olarak yapılan bir binaya vakfiye gereği atanan kişinin müderris olma şartının konulması hizmetlerin bir çatı altında toplanmasına sebep olmuştur. Bazı mescidlerin medrese, bazı tekkelerin mescid görevi görmesi bir tarafa, genel durum değişmemektedir. Mescidler ibadet, medreseler ilmî faaliyetler, tekkeler ise İslami ahlak ve şahsiyet eğitimi veren tasavvuf içindir. İslâm dünyasının büyüme ve gelişmesiyle ilmî, fikrî, ahlâkî, içtimaî, bediî anlayış ve yorumlarda farklılaşmalar ortaya çıkmış, bazı âlimler Kur’ân ve sünneti anlamaya gayretindeyken, bir bölümü de bu iki kaynağın tuttuğu ışıkla insanı, kâinatı ve hakikati kavramaya gayret etmiştir. Müslümanların geniş bir coğrafyada birlikte yaşama tecrübesi, tekke gibi müesseselerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamış, tekkeler de kendilerinden beklenen vazifeleri yerine getirmede azami gayret göstermiştir. Tarikat ve tekkelerin zamanla çok revaç bulması bu sahaya işin ehli olmayanların girmesine ve yanlış- yetersiz anlayışlardan dolayı bu yapının zarar görmesine sebep olmuştur. Zaten kalite olan her şeye bol rağbet edildiği için taklit ve sahteleri hep olagelmiştir.

İslam Medeniyetinde Tasavvuf konulu yazılarımız devam edecek inşallah.

[1] – İslam Medeniyeti Tarihi, İbrahim Sarıçam- Seyfettin Erşahin, T.D.V, Ankara, 2013, s 53.