KUDÜS-Ü ŞERİFİN MÜCAHİD SUFİLERİ (1)

18 Mayıs 2018 313

بسم الله الرحمن الرحيم

إِنْ أُرِيدُ إِلَّا الْإِصْلَاحَ مَا اسْتَطَعْتُ وَمَا تَوْفِيقِي إِلَّا بِاللَّهِ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ

“(Hz. Şuayb aleyhi’s selam sözlerine şöyle devam eder) Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmeye çalışıyorum. Muvaffakiyetim de ancak Allah’ın yardımıyla olacaktır. Ben, yalnızca O’na güvendim, dayandım ve ancak O’na döneceğim.”

Bütün hamdlerimiz peygamber kokulu şehir Kudüs’ü mübarek kılan Yüce Rabbimize, salat ve selamlarımız Mescid-i Aksa’nın en kutlu imamına ve O’ nun âl ve ashabına olsun.

“Dünya görmüş âşıklara malum ola ki bu Kudüs-i Şerif, küçük bir şehir gibi görünür fakat toplam 240 mihrabı vardır. Mescid-i Aksa ve iç kale camiinden gayri hepsi medrese ve zaviye (tekke) mescitleridir. 7 Dârü’l-hadis (Hadis ihtisas medresesi), 10 Dâru’l-kurrâ (Kuran ilimleri medresesi), 40 sıbyan mektebi ve 70 tarikatın birer tekkeleri vardır. Bunlardan Abdülkadir Geylanî, Seyyid Ahmed el-Bedevî, Sa’di, Rufâî ve Bâb-ı Amûd’ un iç yüzünde Mevlevî tekkesi mamur ve mesiregâh yeridir.” Der Evliya Çelebi meşhur Seyahatnamesi’nde. “Havasının hoşluğundan halkının yüz renkleri kırmızıdır. Gayet garip dostu, zevk ehli, tarikat ve hal ehli adamları var” dediği Kudüs şehri, miladi 638 yılında Müslümanlar tarafından fethedilmesiyle dervişlerin mekânı olmuş ve neredeyse her tarikatın tekkesine ev sahipliği yapmıştır. Miladi 1670 yılında Kudüs’ü ziyaret eden Evliya Çelebi tatlı üslubuyla şehri böyle anlatıyor.

Tasavvuf Kültüründe Kudüs-ü Şerif

Dervişler, Efendimizin (Sallallahu aleyhi ve sellem) Miraç’ı sebebiyle Mescid-i Aksa’yı arz ile sema yani yer ile gök arasında bir geçiş yeri olarak görürler ve veliliğin şartının manevi miraç olduğunu söylerler. Peygamber Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) bedenen ve ruhen Miraç’a çıkmışken veliler sadece ruhen miraca çıkarlar ve bu çıkışı gerçekleştirmeyen birini evliyadan saymazlar.

Tasavvufta manevi Miraç, benlikten kurtulup Allah’a yolculuktur. Allah’tan gayrisinden uzaklaşmak ve Allah’a yakınlaşmaktır. Miraç, tevhidi yani Allah’ın tekliğini yaşama halidir. Kişinin kendi özüne örttüğü perdeleri bir bir yırtarak nefsinin kötülüklerinden arınmasıdır. Miraç, nefis mertebelerini aşmak ve hakikate ulaşmaktır. Kişinin, Rabbini isim ve sıfatları ile tanımasıdır. İnsanın kendi hakikatini tanıması için yine kendinde, özüne yaptığı yolculuktur. Bu manevi yolculukta Burak, aşkın ta kendisidir ve aşk binitine binmeyen kişinin miracı yoktur.[1] Miraç hadisesinin anlatıldığı Miraciye ve Miraçname türü eserler de tasavvufi manzum eserler içinde yerini almıştır.

Kudüs’ün Haçlılardan Geri Alınmasında Sufilerin Rolü

Miladi 1099 yılında 1. Haçlı seferiyle Haçlılar, o zaman Şii Fatımîlerin elinde olan Kudüs’ ü işgal ettiler. İslam diyarlarının göğsüne saplanan bu hançer ümmeti derinden üzer, ümmetin ileri gelenleri Kudüs’ü geri almak için hemen hazırlıklara başlar. Haçlıların işgal edemediği bölgelerde Musul atabeyi İmaduddin Zengi (ö. 1146) hüküm sürüyordu. Onun şehadetinden sonra oğullarından 1. Seyfeddin Gazi Zengi, Musul ve çevresini, Nureddin Mahmud Zengi (ö. 1174) Şam bölgesinin idaresini ele almıştır. İlerleyen süreçte Nureddin Mahmud Zengi’nin hüküm sürdüğü topraklar genişlemiş, hükümdarın siyasi açıdan üç önemli hedefi olmuştur. Bunlar; Suriye kıyılarına ve Sina yarımadasına sıkıştırdığı Haçlı kuvvetlerini ortadan kaldırmak, Mısır’daki Fatımi Devleti’ne son verip İslam dünyasını Abbasi halifesinin şahsında birleştirmek ve İstanbul’ u fethetmekti. Bu üç hedeften ikincisini gerçekleştirmiş, Haçlı devletlerini bütünüyle ortadan kaldıramamışsa da Kudüs’ün kurtarılmasına zemin hazırlamıştır. Kudüs’ün fethedileceğine inandığından Mescid-i Aksa’ya konulmak üzere Halep’te sanat değeri çok yüksek bir ağaç minber yaptırmıştı. Salahaddin Eyyübi’nin Kudüs’ü fethettiğinde Mescid-i Aksa’ya koydurduğu bu minber 1969 yılında radikal bir Yahudi tarafından çıkarılan yangında yanmıştır.

Adil sultan Nureddin M. Zengi, hüküm sürdüğü toprakların hepsinde sufiler için tekke ve dergâhlar inşa ettirmiş, buralara pek çok vakıf malları vakfetmiş, başlarına düzgün idareciler atamıştır. O dergahların şeyhleri sultanı ziyarete gelir, sultan onlara hürmette kusur etmez, tevazu gösterir, onları baş tacı ederdi. Şeyhleri görür görmez hemen ayağa kalkar, onları sarılır, kendi mekanına oturtur, sözlerini can kulağıyla dinlerdi.[2]

Kudüs’ün Fatihi: Sufi Meşrepli Bir Komutan

Sultan İmaduddin Zengi 534’te (miladi 1139) Yemen beldesi Ba’lebek’i zapt edince bu önemli sınır şehrine Selahuddin Eyyübî’ nin babası Necmeddin Eyyüb’ü vali olarak atadı. Burası Nureddin M. Zengi döneminde Dımaşk Atabeyliği’ne bağlandı. Sonra Nureddin M. Zengi, Necmeddin Eyyüb’ü Dımaşk valiliğine tayin etti. Böyle bir ortam içinde şehzade gibi yetişen ve iyi bir eğitim gören Selahaddin Eyyübî genç yaşlarında Haçlılara karşı yapılan seferlere katıldı ve Dımaşk şahneliğine (askerî vali) kadar yükseldi. Bir süre sonra Nureddin Mahmud Zengi’nin Mısır’daki ordusunun kumandanlığına getirilen Salahuddin Eyyübî, aynı zamanda Fatımi halifesinin veziri olarak bu iki önemli görevi bir arada üstlendi. Komutan Salahuddin Eyyübî, daha sonra Sultan N. Mahmud Zengi’ye danışarak onun naibi sıfatıyla Mısır’ı ve Mısır’a bağlı yerleri müstakil bir hükümdar gibi yönetmeye başladı. N. Mahmud Zengi’nin vefatından sonra İslam diyarlarındaki siyasi kargaşaları bitirip İslam topraklarını bir sancak altına topladı, hicri 583 (miladi 1187) yılında Kudüs-ü Şerif’i haçlılardan geri aldı. Meşhur tarihçi İbni Hallikan fetih hakkında şöyle diyor: “Kudüs’ün fethi çok muazzam bir olaydı. Fetih ordusunda alimler ile zühd ve tasavvuf ehli zatlar vardı… Mısır ve Şam’da ne kadar alim varsa hepsi fethe katıldı, geri kalan hiç olmadı.”[3] Kudüs’ ün fethini anlatan tarihi kaynaklar, o şanlı ordunun kimlerden oluştuğu hakkında yeterli detaylara yer vermiş, İslam diyarlarındaki bütün sufi ve dervişler bu ordunun neferi olmakla şereflenmiştir.[4] Sufilerin cihattan uzak durarak bir köşeye çekildiği iddia ve yaftasını geveleyenlerin aksine, bu kutlu olaya yer veren kaynaklarda çok geniş tafsilatlı bilgiler vardır. Hangi tasavvuf şeyhlerinin fethe katıldığı isim isim verilmiştir. Bunlardan Şeyh Ebu Ömer el-Makdisi hakkında tasavvufta kutub kabul edilen zatlardandır, denmiştir.[5] İbni Kesir (rahimehullah) şöyle diyor: “Şeyh Ebu Ömer el-Makdisi, kardeşi ve dayıoğlu Hafız Abdulgani el-Makdisi’yle birlikte Sultan Salahuddin Eyyübi’nin ordusunda kâfirlere karşı yapılan bütün harplere katılmışlar, Kudüs’ü fetheden orduda yer almışlardır.”[6]

Büyük komutan Salahuddin Eyyübî (rahimehullah) Kudüs’ü fethettiğinde Latin patriğinin sarayını dervişlere tahsis etmiş ve ismini Hankah-ı Salahiyye (Salahuddin Dergâhı) koymuş, ikindi namazlarından sonra Kur’an-ı Kerim okunup akabinde zikir yapılması şartıyla burayı dervişlere vakfetmiştir. Mısır’ da ilk tekke ve dergâhları açan Sultan Salahuddin Eyyubi’dir; bu konuda tarihçiler şöyle diyor: “Mısır’da Eyyübî Devleti’nden önce tekke ve zaviyeler pek yoktu. İlk defa tekkeleri kuran Sultan Salahuddin Eyyübî olmuş, kurduğu ilk tekke kendi ismini taşıyan Salahiyye Tekkesi olmuştur.”[7]

Fetih Hazırlıkları

Tasavvuf ehli, Müslümanlara sadece manevi konularda yol göstermekle yetinmez, ihtiyaç halinde, duruma göre siyasi, askeri ve benzeri konularda da nasihat ve tavsiyelerde bulunurlar. Dinin kutsal saydığı tüm hususları savunmada sufiler çok duyarlıdır. İcabında cihada katılır, diğer Müslümanları da cihada davet ederler. Nitekim bunun çok sayıda örneğini İslam tarihinde görmek mümkündür.  Zira tasavvuf sadece ahireti kurtarmaya yönelik tek taraflı bir faaliyet değildir, özellikle de İmam-ı Rabbânî’ nin çizgisinde gidenler için bu böyledir.[8]

Kudüs haçlılar tarafından işgal edildiği zaman büyük İslam alimi İmam Gazali (ö.  505, rahimehullah) henüz hayattadır. Derhal Kudüs’ü geri alacak ordunun neferlerini yetiştirmek için ilk tohumları ekmeye girişir. Nizamiye medreselerindeki tedris görevini bırakarak Nisabur’dan Tus’a döner, sufiler için bir tekke ve talebe yetiştirmek için bir medrese açar. Şu iki önemli hedefe yoğunlaşır: 1) Ümmeti bir araya toplayabilecek kudretli, rabbani alimler ve yöneticiler yetiştirmek. 2) Ümmetin başına bela olan her türlü zayıflık ve noksanlığı gidererek Müslümanları düzlüğe çıkarmak.[9] İlim ve tasavvufta zirveye ulaşan İmam Gazali yetiştirdiği talebeleri hem ilmen hem manen donatır, rabbani alimler olarak İslam diyarlarına ümmeti eğitmek ve yetiştirmek için gönderir ve böylece Kudüs’ü geri alacak nesillerin temelleri atılmış olur.[10]

İmam Gazali’nin başlattığı ıslah hareketi İslam coğrafyasına yayılmış, daha sonra bayrağı teslim alma sırası büyük şeyh Abdulkadir Geylani (ö. 561, kuddise sırruhu) hazretlerine gelmiştir. O, Bağdat’a geldiği zaman orada Cüneyd Bağdadi’nin (kuddise sırruhu) tasavvufta açtığı çığırın hala çok etkili olduğunu görmüştür. Zamanın Bağdat ulemasından aldığı eğitimle “dönemin Hanbeli mezhebinin imamı” unvanını alabilecek derinlikte İslami ilimleri tahsil etmiştir.[11] Hem Hanbeli olması hem de bir tarikatın kurucusu olması gayet dikkate şayandır! O, Bağdat’ta talebelerini ilmen ve manen yetiştirmekle meşgul olurken bir yandan da toplumun bütün kesimlerine emri bil-maruf yapıyordu.[12] Müridlerine şeriat ilimlerinden gerekli olanları öğrenmeyi şart koşuyordu. Bağdat’taki medresesinde 400 kadar rabbani alim yetiştirmiş, İslam diyarlarına eğitimci olarak göndermiş, onlarda gittikleri yerlerde medreseler açarak ümmetin ıslahında büyük roller üstlenmişlerdir. Böylece Kudüs’ü geri alacak o şanlı ordunun neferleri yetişmeye başlamıştır.[13] Bu geçen süreç içinde hükümdar olan Sultan İmaduddin Zengi, ondan sonra oğlu sultan Nureddin M. Zengi ve sultan Selahuddin Eyyübi’nin tasavvuf ehline çok büyük değer vermeleri, onları koruyup kollamaları da bu ıslah hareketlerine büyük katkılar sağlamıştır.

Filistin Cihadının Şeyhi: Şehid İzzettin Kassam el-Kadiri eş-Şazeli

9 Kasım 1917’de Kudüs’ü ele geçiren İngiliz General H. Allenby, Kudüs’e girince: “Kudüs’ü aldık, artık haçlı seferleri bitmiştir” demiştir. Böylece Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmasını İngiliz işgalciler başlatmıştır. Kudüs’ü işgal eden İngilizlere karşı cihadı başlatan isimlerden biri de Muhammed İzzeddin el-Kassâm’ dır (1882-1935), modern çağda Filistin mücadelesinin lideri sayılır. Suriye/ Lazkiye’nin güney doğusunda bir liman şehri olan Ceble’de doğdu.  Şeyh İzzeddin’in dedesi Mustafa el-Kassam, Irak’tan Suriye’ye gelmişti, Kadiri tarikatına intisablıydı. Babası Şeyh Abdülkadir el-Kassam, bir medresede müderris ve şeriat mahkemesinde görevliydi; aynı zamanda Kadirî tarikatının o bölgedeki mürşidi olarak tanınıyordu.[14] Dönemin en meşhur ilim merkezi olan Ezher’e ilim tahsiline giden Kassam için Muhammed Abduh’tan dersler aldığı söylense de ne onun yazmış olduğu “en-Nakdu ve’l Beyan fi Def’i Evhamı Huzeyran” isimli eserinde ne de onun Mısır’dan döndüğü dönemdeki faaliyetlerinden bunun izlerine rastlayamadık. Muhammed Abduh’un İngilizlerle yakın ilişkileri varken, Kassam bunun aksi olarak İngilizlere karşı cihat başlatmıştır.

Ezher’de tahsilini tamamlayan İzzeddin el-Kassam, babasından tarikat dersi aldı ve babasının vefatından sonra onun yerine geçti ve Edhemi bölgesinin Şazeli tekkesi şeyhi oldu.[15] Kadiri tarikatı tarafından kurulan medresede dersler vermeye başladı. Tasavvuf disiplinin yanında Kur’an tefsiri ve fıkıh dersleri verdi. Aynı dönemde İbrahim b. Edhem camiinde imamlık yapıyordu.

Eylül 1911 de İtalyanlar Libya’nın Trablusgarp şehrine saldırınca, Şeyh el-Kassam cihat çağrısı yaparak sufi komutan Ömer Muhtar ve beraberindeki Müslümanlara destek vermek amacıyla yardım toplamaya başladı. El-Kassam toplanan yardımların tek başına yeterli olmadığını düşünerek Haziran 1912’de bir Cuma vaazında halka İtalyanlara karşı cihata çağırdı. Birçok kişi gönüllü olarak başvurdu ancak o sadece Osmanlı askeri eğitiminden geçmiş olanları yanına alır fakat Libya’ya gidecek vasıta bulamazlar. Şeyh Kassam bundan sonra Osmanlı ordusunda yer almak için gönüllü olur. Kendisine, yerinde kalıp askere alma işlemleri için çalışması önerilse de o, bizzat ordunun içinde aktif bir görevde yer almak istediğini söyler. Suriye’nin güneyinde askeri eğitim için bir kampa gönderilir ve askeri birlikte vaiz olarak görevlendirilir.

Fransızların, memleketini işgal etmesinden sonra işgalcilere karşı cihad hareketini başlatır, Fransız ordusunun ilerleyişi ve Şeyh Kassam için idam hükmü çıkarması ile birlikte el-Kassam yurdunu terk ederek Filistin’in Hayfa şehrine yerleşir. Çıbanın başının İngilizler olduğunu iyi bilen Şeyh Kassam, İngilizlere karşı cihad hareketine başlar, kendi adıyla anılan “Kassamiler” denilen bir birlik kurar. Bu askeri birlik kendi derslerini takip eden samimi Müslümanlardan ve öğrencilerinden oluşmaktadır. Kassamiler, Hayfa’da İngilizlerin ve Yahudilerin gözlerini korkutan çok başarılı mücadeleler verirler. 1935 yılının Kasım ayında cephede şehadet şerbetini içer. Bugün Filistin İslâmi Direniş Hareketi’nin askeri kanadının “İzzeddin el-Kassam Birlikleri” olarak adlandırılması Şeyh İzzeddin el-Kassam’ın davasını yaşatmaktadır.

Şeyh İzzeddin el-Kassam’ın mücadelesi Filistin halkı için bir meşale olmuş, onları harekete geçirerek 1936’da gerçekleşen büyük kıyamın da şartlarını hazırlamıştır. Onun başlattığı hareket silahlı mücadele konusunda birçoklarına cesaret kazandırmıştır. Böylece, şehadetinden sonra çeşitli silahlı oluşumlar ortaya çıkmıştır. Bunların başta geleni yine onun taraftarlarınca ve Şeyh Ferhân es-Sa’di’nin liderliğinde kurulan İhvanu’l-Kassam hareketidir. Bunun yanı sıra Filistin’in bağımsızlığı için mücadele eden Filistin Arap Partisi, İzzettin el-Kassam’ın mücadelesinden cesaret alarak el-Futuvve adında silahlı bir gençlik teşkilatı kurar. İbrahim el-Kebir liderliğinde de ed-Derâviş (Dervişler) adında bir silahlı grup oluşturulur. Bütün bu silahlı grupların ortaya çıkmasında İzzeddin El-Kassam’ın verdiği silahlı mücadelenin manevi bir örnekliği ve öncülüğü olmuştur.

Şeyh el-Kassam, mücahidi tam anlamıyla bir ihsana (kullukta Allah’ı görürcesine yakine) sahip olan bir kişi olarak tanımlıyordu. Bu samimiyetin ibadetle olan ilişkisini ifade etmek için ihsan anlayışının açıklandığı hadisten alıntı yapardı: “İhsan; Allah’ı görür gibi ibadet etmendir şayet sen O’nu göremesen de şüphesiz O seni görür”[16] Bir mücahid bu samimiyeti yine bir cihadla yani nefse karşı yapılan cihadla başarabilirdi.

Bu süreçte, Müslümanları kuşatan “küfür cephesi” yerine sufilerle hesaplaşmaya girenler, İslam diyarları düşman işgali altındayken mezar- türbe yıkmakla uğraşanlar, Kudüs’ü savunan Müslümanlara karşı işgalci İngilizlerle iş birliği yapanlar –malasef- vardı. Vahhabilikten -ne idüğü belli olmayan- selefiliğe (?!) doğru evrilmeden önce Kudüs diye bir derdi, tasası olmayanların “sufiler tekkelere çekilerek cihaddan geri durmuşlar” demeleri ise İslam topraklarında tasavvuf düşmanlığını körükleyen ve her türlü desteği veren İngilizlerle nasıl ortak bir noktada buluştuklarını gözler önüne sermektedir.

Günümüzde bazıları, Şeyh İzzeddin el-Kassam’ı kendi saflarında göstermek adına onun sufi olmadığını bilakis “selefi” bir çizgide olduğunu ispat etme gayreti içine girmişlerdir. Davalarını ispatlama adına kendilerine göre bir takım deliller ortaya koymaya çalışmışlar, onun sufi olduğunu anlatan o döneme ait kaynakları -aradan 60 yıl geçtikten sonra- yalan söylemekle itham etmişlerdir. Söz konusu kaynak Zeki Muhammed Mücahid’in el-A’lamu’ş Şarkıyye isimli eseri olup o dönem hakkında bilgi veren yegâne kaynaklardandır. Bu konu ayrı bir araştırma, inceleme gerektirdiği için konu hakkındaki araştırmalarımızı ayrı bir çalışma olarak yayınlayacağız inşallah.

Şeyh İzzeddin el-Kassam (rahimehullah) ümmet için büyük fedakârlıklar yapmış, cihad ederken şehadet şerbetini içmiş sembol bir şahsiyettir. Bu gün onun sufiliği hakkında yapılan yerli- yersiz tartışmalar böyle bir zatın ümmet nazarındaki değerini zedeleyemeyecektir. Diyelim ki o sufi değildi, öyle olduğunu kabul etsek bile sufilerin nazarında bu zat yine bir baş tacı, ümmetin gözünün nurudur. Sufilerin şahısları değerlendirirken ölçüleri sadece tasavvuf değildir, asıl ölçü İslam’dır,  şeriattır; dine uygun olan her şey sufilere de uygundur.

Bu gün,  ister tasavvuf ehli olsun ister olmasın ümmet-i Muhammed olarak yapmamız gereken en öncelikli vazifelerimizden biri Kudüs-ü Şerifi tekrar İslam sancağı altına almaktır. Ümmet olarak kendi içimizdeki farklılıklarla uğraşmak, vakit kaybetmek yerine hepimiz mesaimizi, gayretimizi Kudüs üzerinde yoğunlaştırmalıyız. Kısacası Kudüs’ü geri alacak ordunun bir neferi olmak için her türlü hazırlığı yaparak her daim hazırlıklı ve her an seferberliğe hazır olmalıyız.

Tarihte Kudüs’ün gayri müslimler tarafından işgali yaşanmış ama o zaman ki Müslümanlar Allah Teâla’nın izniyle Kudüs’ü geri almışlardır. Bu bize bir örnektir, onlar başardıysa biz de bugün onlar nasıl yaptıysa aynısını yaparak Kudüs’ü Allah’ın izniyle geri alabiliriz. Anlatmak istediğimiz budur, meramımız bundan ibarettir. Tarihte başka örnekler varsa, araştırılsın ortaya konsun, hep beraber onları da kendimize rehber edinelim, bir rol modeli alalım, inşallah.

    والله على ما نقول شهيد

“Yüce Allah, sözümüzün özümüzle bir olduğuna şahit olsun.”

[1] – Bknz: Ebu’l Ferec İbni’l Cevzi, et-Tebsira (Beyrut: Daru’l Kütübi’l İlmiyye, 1413), c.2, s. 47; Sühreverdi, Avarifu’l Mearif (Kahire: Mektebetu’s Sekafeti’d Diniyye, 1427), c. 2, s. 343.

[2] – İbni’l Esir, et-Tarihu’l Bahir fi’d Devleti’l Atabekiyye, (Kahire: Daru’l Kütübi’l Hadisiyye, t.y.), s. 171; Es’ad el-Hatib, el-Butuletu ve’l Fidau inde’s Sufiyye (Dımaşk: Daru’t Takva, t.y.), s. 87- 94.

[3] – İbni Hallikan, Vefeyatu’l A’yan (Beyrut: Daru Sadır, t.y.), c. 7, s. 179.

[4] – Bknz: Ebu Şame ed-Dımaşkı, er-Ravdateyni fi Ahbari’d Devleteyni en-Nuriyyeti Ve’s Salahiyye; Mucuriddin el-Uleymi, el-Ünsü’l Celil bi Tarihi’l Kudsi ve’l Halil.

[5] – Ez-Zehebi, Siyeru A’lami’n Nübela (Beyrut: Müessesetu’r Risale, 1405), c. 22, s. 8; Tarihu’l İslam, c. 13, s. 178.

[6] – İbni Kesir, el-Bidaye ve’n Nihaye (Cize: Daru Hicr, 1419), c. 17, s. 21.

[7] – el-Makrizi, el-Mevaizu ve’l İ’tibar bi Zikri’l Hıtati ve’l Asar (Beyrut: Daru Sadır, t.y.), c.2, s. 415; ayrıca bknz: el-Kalkaşendi, Subhu’l E’şa (Kahire: Daru’l Kütübi’l Mısrıyye, 1340), c.3, s. 368.

[8] – Prof. Dr. Süleyman Derin, Ümmetin Hali ve Kudüs, Altınoluk Dergisi, sayı: 383, Ocak 2018.

[9] – Dr. Macid A. El-Keylani, Hakeza Zahara Cilu Selahiddin ve Hakeza Adet el-Kudsü (Dubai: Daru’l kalem, 1423), s. 104.

[10] – a.g.e. s, 133.

[11] – İbni Receb el-Hanbeli, Zeylu Tabakati’l Hanabile (Riyad: Mektebetu’l Ubeylikan, 1425), s. 188, c. 2; Menakıbu’l İmam Ahmed, Ebu’l Ferec el-Cevzi (Daru Hicr, 1409), s. 707; İbni Kesir, el-Bidaye ve’n Nihaye (Cize: Daru Hicr, 1419), c. 16, s. 419; Zehebi, el-Muin fi Tabakati’l Muhaddisin (Amman: Daru’l Furkan, 1404), s. 169.

[12] – Dr. Macid A. El-Keylani, a.g.e. s, 185.

[13] – a.g.e. s. 197- 227 v.s.

[14] – Beşir Musa Nafi’, Şeyh İzzeddin el-Kassam: Muslıhun ve Kaidu Sevre, Havliyyatu’l Kudüs, sayı: 14, 2012, s. 7

[15] – Zeki Muhammed Mücahid, el-A’lamu’ş Şarkıyye (Beyrut: Daru’l Garbi’l İslami, 1994), c. 1, s. 349.

[16] – Buhari, İman, 37; Müslim, İman, 1