Mektubatçı Bayram Hocanın Bir Sözüne Yöneltilen İthama Cevap

09 Eylül 2018 539

bayram-hoca

بسم الله الرحمن الرحيم

ŞEHADETİNİN 12. YILI HATIRASINA

Şehit Mektubatçı Bayram Ali Hocamızın “Hz. Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem) eşittir Allah’ tır” Sözünün İzahı

Bütün hamd ve senalarımız Yüce Rabbimize, salat, selam ve tahiyyelerimiz Hz. Muhammed ve O’nun âli ve ashabına olsun.

Her şeyden önce şu konuyu izah ederek başlayalım: Aklı başında, ehli sünnet bir Müslümanın sözleri ve davranışları hakkında nasıl bir İslami tutum alınması gerekiyorsa, hangi ilmi tavır sergilenmesi lazımsa, aynı tutum ve tavır Bayram hocamız hakkında da geçerlidir. Genelde tüm Müslümanlar, özelde şehit Bayram Ali hocamız hakkında Allah’ın dini adına yapılması gereken en doğru davranış budur. Burada Mektubatçı Bayram Ali hocamız değil de başka birisi aynı sözleri söylemiş olsaydı bizim ona karşı tavır ve duruşumuzda hiçbir değişiklik olmayacaktı, olmaması da gerekir. Zira İslam tarihi boyunca ümmetin alimleri bu durumlarda hemen hemen aynı duruşu sergilemişlerdir.

Şehit Bayram Ali Öztürk Hocamız (Rahimehullah), emperyalist haçlı ittifakının taşeronu, aynı zamanda şehadetinde de parmağı olduğu düşünülen   karanlık Fetö terör örgütü mensuplarınca peygamberi saf dışı bırakan dinler arası diyalog faaliyetlerinin alabildiğine yoğunlaştırıldığı bir dönemde umre münasebetiyle Peygamber Efendimizi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ziyaret eder. Bu kutsal mekânda Hz. Muhammed’ in zatına, kabri şerifine ve ziyaretçilere yapılan yakışıksız tutum ve davranışlar[1] karşısında çok müteessir olur. İslam peygamberine (Sallallahu aleyhi ve sellem) reva görülen bu pervasızlıklar karşısında kelimelerle anlatılamayacak bir üzüntüye, derin bir hüzne düçar olur. İslam medeniyetinde Medine-i Münevvere, Mescid-i Nebi ve kabri şerif hakkındaki en ince bilgi ve detaylara vakıf, ziyaret adabı ve ahkamına karşı son derece hassas, bu konuda ciddi bir alim tavrı ve sorumluluğunun farkında olan ve aynı zamanda bir peygamber aşığı olarak oralarda gördüğü manzara onu derinden yaralar. Bu halet-i ruhiye ve atmosfer içinde, durumun ciddiyetini ve yapılan olayların vahametini anlatmak adına “Hazreti Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem) eşittir Allah’ tır” sözünü söyler.

Bayram hocamızın kullandığı gibi bir tabiri kullanmanın dinde yeri var mıdır? Kur’an ve sünnette bu şekilde bir anlatım tarzı kullanılmış mıdır? Örnekler mevcut mudur? Yoksa böyle bir söz söylemek dinen sakıncalı mıdır? Bu sorulara cevap vererek konuyu ele alalım:

Bu tür anlatımlar Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde oldukça çoktur. Aşağıda maddeler halinde sunacağımız ayet-i kerime ve hadis-i şerifler bunun en açık örneklerini teşkil etmektedir:

1-(Ey Rasulüm) Muhakkak ki sana biat edenler ancak Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın (bildiğimiz herhangi bir ele veya cisme benzemekten münezzeh) eli onların ellerinin üzerindedir.” (Fetih, 10)

Meşhur müfessir İmam et-Tibî (Rahimehullah) bu ayet-i kerimenin “Ancak Allah’a biat etmektedirler kısmında şunları söylemektedir: “Burada biat edenler esasen Allah-u Teâlâ’ dan başkasına biat etmiş değillerdir, yani yapılan bu biat sanıldığının aksine Allah rasulüne değil bilakis bizzat Allah-u Teâlâ’ ya yapılmıştır, bu böylece bilinmelidir. Nitekim “Allah’ın (bildiğimiz herhangi bir ele veya cisme benzemekten münezzeh) eli” ifadesi bu anlamı takviye ettiği gayet açıktır, yani burada esasen şu vurgulanmak isteniyor; sakın bundan öteye, bundan başka bir vehme kapılmayasınız! Hiç görmez misiniz ki ayette ‘Allah’ ın (bildiğimiz herhangi bir ele veya cisme benzemekten münezzeh) eli onların ellerinin üstündedir’ Denmiştir.” [2]

Not: Selef-i Sâlihin bu ayet-i kerimeyi Allah-u Teâlâ’nın zatını uzuv ve cismani vasıflardan tenzih ederek olduğu gibi kabul ederlerdi, hatta buna benzer bütün müteşabih ayet-i kerimelerde de benzer tavır sergiler ve şunu eklerlerdi: “Bu gibi ayetlerin hakikatini bilmek Allah’ın zatını bilmeye bağlıdır, bu ise heyhat! Ne mümkündür!” [3]

2- Kim Rasule itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisa, 80)

İmam-ı Begavi (rahimehullah), Allah Teâlâ’ ya itaatin rasulüne itaate eşit tutulduğu bu ayet-i kerimenin sebebi nüzulü hakkında şunları söylemektedir: “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz, ‘Bana itaat eden Allah’a (Celle Celaluhu) itaat etmiş, beni seven Allah-u Teâlâ’yı sevmiş olur!’ buyuruyorlardı. Bunu duyan bir kısım münafıklar: ‘Hıristiyanlar, İsa b. Meryem’i (Aleyhisselam) Rab edindiği gibi, Muhammed de kendini ilah yerine koymaya çalışıyor.’ Dedikleri için bu ayet-i kerime nazil olmuştur.” [4]

3- İşte onları (Bedir savaşında müşrikleri, aslında siz) öldürmediniz, velâkin onları Allah öldürdü! Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı!” (Enfal, 17) Bedir savaşında müşrikleri öldüren Müslümanların ve Rasulullah’ ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) yaptıkları bizzat beşerî işler olduğu halde bu ayet-i kerimede o işler Allah’ a nispet edilmiş ‘Hakikatte Allah yaptı’ buyrulmuştur.

Yukarıdaki ayet-i kerimeler edebi bir nükte veya mecaz ya da benzeri başka bir gerekçeden dolayı Allah Rasülünü, Allah Teâlâ ile zat olarak bir değil de belli bir maksada binaen aynı açıdan bakıp değerlendirmenin dinen bir sakıncası olmadığının delilleridir. Bayram hocamızın “Muhammed eşittir Allah’tır” sözünü de bu minvalde değerlendirmenin hiçbir sakıncası yoktur, diye düşünüyoruz.

4- Allah, eceli gelenlerin canını alır [Zümer, 42]. Bu ayette ölüm vakti gelenlerin ruhunu alan doğrudan Allah Teala olarak belirtilmiştir. Bu konuda gerçek fail sadece Allah’ tır, bunda hiç şüphe yoktur. Şu kadar var ki; Secde suresi 11. Ayette can alma işini ölüm meleği yaptığı için, bu iş ona nispet edilmiştir; “(Rasulüm) De ki: ‘Size vekil kılınan (bu konuda görevlendirilen) ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.”

5- Hz. İbrahim (aleyhi-s selam), kavmine Allah’ tan başka ilahın olmadığını anlatmak için çeşitli üslup ve tabirler kullanmış, bu şekilde insanların anlayacağı dilden konuşarak onlara mesajlar vermiştir. Bu olay Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılır: “İbrahim, babası Âzer’ e demişti ki: “Sen putları tanrı mı ediniyorsun? Doğrusu ben, seni ve kavmini açık bir sapıklık içinde görüyorum.” Böylece biz İbrahim’ e göklerin ve yerin melekûtunu (muhteşem varlıklarını) gösteriyorduk ki, kesin inananlardan olsun. Üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü: “Rabbim budur.” dedi. Yıldız batınca da:” Ben batanları sevmem.” dedi. Ay’ı doğarken gördü: “Rabbim budur.” dedi. O da batınca: “Yemin ederim ki, Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, elbette sapıklığa düşen topluluktan olurdum.” dedi. Güneş’i doğarken görünce: “Rabbim budur, bu hepsinden büyük.” dedi. O da batınca dedi ki: “Ey kavmim! Ben sizin (Allah’a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Ben yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık ben Allah’a ortak koşanlardan asla değilim.” [İbrahim, 74-79] Burada Hz. İbrahim (aleyhi-s selam), ay, güneş ve yıldızların ilah olamayacağını kavmine anlatmak için bu ifadeleri kullanmaktadır. Yoksa kısa süreliğine de olsa onları rab kabul etmek söz konusu değildir. Tefsirlerde bu konu tafsilatlı olarak açıklanmaktadır.[5] Bu meselenin bizim konumuzla bağlantısı ise; ilk bakışta dine ters gibi anlaşılan bu gibi sözlerin, aslında sözlük/ aşikâr manasından başka bir manayı ifade etmek için söylenmiş olduğudur.

Hadis-i şeriflerde de bu tür ifadeler yer almaktadır;

A- Sahih bir hadis-i kutsi şöyledir: “Allah Teâlâ kıyamet gününde şöyle buyurur: ‘Ey âdemoğlu! Hastalandım, beni niçin ziyaret etmedin?’ Âdemoğlu: ‘Sen âlemlerin Rabbi iken ben seni nasıl ziyaret edebilirdim ki?’ der. Allah Teâlâ: ‘Falan kulum hastalandı, ziyaretine gitmedin. Onu ziyaret etseydin, beni onun yanında bulurdun. Bunu bilmiyor musun Ey Âdemoğlu! Beni doyurmanı istedim, doyurmadın’ buyurur. Âdemoğlu: ‘Ya Rabbi! Sen âlemlerin Rabbi iken ben seni nasıl doyurabilirdim?’ der. Allah Teâlâ: ‘Falan kulum senden yiyecek istedi, vermedin. Eğer ona yiyecek verseydin, verdiğini benim katımda mutlaka bulacağını bilmez misin ey Âdem oğlu! Senden su istedim, vermedin’ buyurur. Âdemoğlu: ‘Ey Rabbim! Sen âlemlerin Rabbi iken ben sana nasıl su verebilirdim?’ der. Allah Teâlâ: “Falan kulum senden su istedi, vermedin. Eğer verseydin, karşılığını katımda bulurdun. Bunu bilmez misin?” buyurur” [6]

Bilindiği gibi Yüce Rabbimiz’ in hastalanması, bir şey yemesi- içmesi ve bunlar için herhangi bir kimsenin yardımına muhtaç olması kesinlikle düşünülemez. Buna rağmen Allah Teâlâ “hastalandım, yiyecek istedim, su istedim” buyurması bizim bu gibi meselelere daha hassas davranmamıza dikkat çekmek içindir.

“Allah-u Teâlâ kulunun hastalığını kendi hastalığı olarak kabul etmesi; kulun Allah-u Teâlâ’nın sevdiğini sevmede, razı olduğuna razı olmada, emrettiğini yerine getirmede, yasakladığını yasak görmede muvafakat etmesi sebebiyledir. Buna benzer misalleri Peygamberlerin, seçkin kimselerin ve avamın sözlerinde de görmek mümkündür. Aklı başında olan hiç kimse bundan birinin diğerinin zatıyla birleştiği anlamını çıkarmaz” [7]

B- Vahiy katiplerinden Hz. Hanzala el-Üseydi (radıyallahu anh) kendi başından geçen bir hadiseyi şöyle anlatır: “Bir gün yolda Ebu Bekir’ le karşılaştım. Bana: Ey Hanzala nasılsın? dedi. Ben: ‘Hanzala münafık oldu’ dedim. O: Subhanallah! Sen ne diyorsun? dedi. Ben: “Rasulullah’ ın (Sallallahu aleyhi ve sellem) huzurunda bulunuyoruz; O, bize cenneti ve cehennemi hatırlatıyor, sanki (cenneti ve cehennemi) gözlerimizle görüyoruz. Fakat O’ nun huzurundan çıkınca, hanımlarımızla, çocuklarımızla, onların işleri ile meşgul oluyoruz da pek çok (şeyi) unutuveriyoruz. (Bunun üzerine) Ebu Bekir (radıyallahu anh) şöyle dedi: “Vallahi, mutlaka bizler de bunun (söylediklerinin) benzeri ile karşı karşıya kalıyoruz.” (Hz. Hanzala anlatmaya devam ederek): “Ben ve Ebu Bekir, Rasulullah’ a gittik, Rasulullah’ ın huzuruna varınca ben: “Ey Allah’ın Rasulü! Hanzala münafık oldu, dedim.” Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bunun üzerine: “O nedir (o ne biçim söz)” dedi. Ben de: “Ey Allah’ın Rasulü! Senin huzurundayken bize cehennemi cenneti hatırlatıyorsun. Sanki gözlerimizle görüyor gibi oluyoruz. Fakat huzurundan çıkınca, eşlerimizle çocuklarımızla meşgul oluyor, mesleğimizi icra ediyoruz. Çok (şeyi) unutuyoruz.” Bunun üzerine Rasulullah şöyle buyurdu: “Nefsim kudretinde olan Allah’ a yemin olsun ki, huzurumda bulunduğunuz hal üzere ve (o şekilde) hatırlamaya devam etseydiniz melekler evlerinizde ve sokaklarda sizinle musafaha ederlerdi. Fakat ya Hanzala, bir müddet ibadetle bir müddet dünya işleriyle uğraşınız, yeter” diye üç defa tekrarladı.[8]

Bu hadis-i şerifte Hz. Hanzala’ nın (radıyallahu anh) “Hanzala münafık oldu” sözünü olduğu gibi sözlük manasına göre anlamak, o büyük zatın (haşa) dinden çıktığı anlamına gelir, zaten Peygamberimiz ona “Böyle söylemekle dinden çıktın, hemen kelime-i şahadet getir” diye bir şey söylememiştir. Demek ki yerine göre, durum icabı böyle sözler söylenebiliyor.

C- İmam Müslim Enes b. Malik’ten (radıyallahu anh) rivayet ettiği bir hadiste Rasulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem)  şöyle buyuruyor: “Herhangi birinizin tövbe etmesinden dolayı Allah Teâlâ’nın duyduğu hoşnutluk, ıssız çölde giderken üzerindeki yiyecek ve içeceğiyle birlikte devesini elinden kaçıran, arayıp taramaları netice vermeyince deveyi bulma ümidini büsbütün kaybederek bir ağacın gölgesine uzanıp yatan, derken yanına devesinin geldiğini görerek yularına yapışan ve aşırı sevincinden ne söylediğinin farkında olmayarak şaşkınlıkla ‘Allah’ım! Sen benim kulumsun; ben de Sen’in Rabbinim.’ diyen kimsenin sevincinden çok daha fazladır.”[9] hadisi şerifi bunun delilerindendir, zira hadiste geçen kimsenin yaşadığı halet-i ruhiye göz ardı edilip sözün sırf zahiri/ sözlük anlamı esas alınsaydı o kimsenin kafir olması, Allah Rasulü’ nün de bunu anlatmaması gerekirdi!

D- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Rasulullah (Aleyhis salatu vesselâm) buyurdular ki: “Allah Teâla Hazretleri şöyle ferman buyurdu: “Kim benim veli bir kuluma düşmanlık ederse ben de ona harp ilan ederim. Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım şeyleri eda etmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum. Ben yapacağım bir şeyde, mü’min kulumun ruhunu kabzetmedeki tereddüdüm kadar hiç tereddüte düşmedim: O ölümü sevmez, ben de onun sevmediği şeyi sevmem.”(Buhârî, Rikak, hadis rakamı: 6502.)

Bu hadis-i kutside, Allah Teala’ nın sevdiği kuluna ne kadar değer verdiği anlatılıyor, yoksa sevdiği kulun gerçek fiziki organları olan eli- ayağı olmuyor, öyle olması da düşünülemez.

Halk olarak biz de günlük hayatımızda bu tür ifadeleri kullanırız; babası ölmüş bir kimseye yardımsever birinin: “Bundan böyle senin baban benim!” demesi, çok sevdiği bir dostuna yapılan bir yanlış karşısında “Ona yapılan yanlış bana yapılmıştır” gibi sözler buna örnektir.

    Hulul[10] ve ittihad iddialarına cevap:

Mektubatçı Bayram hocamızın bu sözünden hulul (Allah Teâla ile insanın aynı/ iç içe olması) gibi bir mana anlaşılabilir mi? Bir ayet-i kerime ışığında meseleyi izah edelim; Yüce Rabbimiz (Celle celaluhu) şöyle buyuruyor: Biz insana şahdamarından daha yakınız!” (Kaf, 16) Fizik kurallarına göre yakınlığın varacağı son nokta bir şeyin diğer bir şeyle bütünleşip yekpare halini almasıdır ki akıl bunu bir şekilde kavrayabilir; aklın asıl kavramaktan aciz kalacağı husus, hakiki anlamda bir şeyin başka bir şeyin künhüne/ özüne daha yakın olmasıdır, bu itibarla ayeti kerimedeki bütünleşme, eşitlemeden öteye geçen “daha yakınız” anlamı gerçek manada olduğu düşünülemez, aksine mecazi manadadır.

İmam-ı Gazali (Rahimehullah), kul ile Rabbi arasında gerçek anlamda ittihat/ birleşme ve bütünleşmenin mümkün olmayacağını anlattığı yazısında sözü özetle şöyle bağlar: “Bir şey diğer bir şeyle bütünleşti” sözü hakiki anlamda imkânsız bir şeydir. Zira birbirinden ayrı Ahmet ve Mehmet bütünleşti dendiğinde ya ikisi de var olacak ya da ikisi de yok olacaktır. Veya Ahmet var Mehmet yok olacak ya da tam tersi söz konusu olacaktır. Bunun dışında başka bir şık bulunmamaktadır. Her ikisi var olmaları halinde ise onlardan biri diğeri olamaz! Aksine birbirinden ayrı olurlar. Her ikisi yok olmaları halinde ise de bir olmamış aksine yok olmuş olurlar. Onlardan birinin bulunup diğerinin var olmaması takdirinde ise var ile yok bir araya gelemeyeceğinden dolayı bütünleşme zaten sağlanamamış olur. Sonuç olarak hakiki anlamda iki şey arasında bütünleşme imkânsız bir şeydir.”[11]

İbni Teymiye ve öğrencisi İbni Kayyim el-Cevziyye de[12] bu tür bütünleşme/ ittihad çağrıştıran ifadeleri tevil edilerek, bunların sahih bir manada kullanılabileceğini açıkça belirtmektedirler. İbni Teymiyye, Hazreti İsa (aleyhisselam)’ a atfedilen “Ben ve babam birdir, beni gören babamı görmüştür!” sözünü tevil ederken özetle şunları ifade ediyor: “Bu tür sözlerin altında yatan gaye, gereği gibi bilindiğinde birçok sorun kendiliğinden halledilir. Zira Allah-u Teâlâ’nın ve Allah Rasulü’ nün de sözlerinde buna rastlamak mümkündür. Burada söz sahibi ve sözün muhatabı bundan birinin diğeriyle hakiki anlamda birleştiği anlamının kastedilmediğini bilir. Hatta hulul/ ittihad manasına gelen bir kelime kullanılıp bundan sahih bir mana da kastedilebilir. Misal olarak sevgi, nefret, dostluk ve düşmanlıkta aralarında görüş birliği olan iki kimse hakkında, ‘Falan ile falanca arasında bir bütünleşme var!’ dendiğinde bundan maksat, bunun zatı diğerinin zatıyla birleşti anlamı kastedilmez.” [13]

İbni Kayyim el- Cevziyye de ittihat konusunda şunları ifade ediyor: “Bazen kalbin, sevdiği ve andığı kimseye karşı müşahedesi, o kadar baskın olur ki onda kendini kaybeder, onda fani oluverir. Böylece onunla bütünleştiğini, ona iyice karıştığını sanır. Daha doğrusu onu kendisi sanıverir. Nitekim aktarıldığı üzere bir adam kendini suya atar. Ardından yareni de kendini suya atıverir. Ona ‘neden kendini suya attın ki?’ der. O da ‘seninle kendimde kayboldum ve seni ben zannettim de ondan’ der. Bu kimse aklı geri döndüğünde bu konuda yanlış yaptığını, gerçeklerin haddi zatında birbirinden farklı olduğunu bilir. Rab Rabdir, kul ise kuldur. Yaratıcı yaratılmışlardan ayrıdır. Yaratılmışlardan hiçbiri onun zatından, ondan hiçbir şey de yaratılmışlardan değildir.”

Sonuç olarak diyebiliriz ki; kelimelerin delalet ettiği manalar, sözü söyleyenin kastettiği manayla da bağlantılıdır. Kastedilen manaya muttali olmayanın da bu konuda susması gerekir, Yüce Allah  İlmin/ bilgin olmadığı şeyin ardına düşme çünkü kulak göz ve kalbin her biri bu davranıştan sorumludur (İsra, 36) buyurarak bu konuda ihtiyat ve teenni ile hareket etmemizi ihtar etmektedir, bu itibarla tekfir marazına yakalanmamış ihlaslı  samimi bir mümin, bu gibi sözler karşısında bu sözden eğer şu mana kastedilmişse hükmü böyle, eğer şöyle bir mana kastedilmişse hükmü şöyle olur, şeklinde ihtiyat ve teenni ile hareket eder. Şu nokta da unutulmamalıdır ki niyet ve fikirleri tam bilmeden sırf zahiri anlam veya ihtimallerden hareketle, sözleri anlama ve anlamlandırma insanı zor duruma ve yanlış sonuçlara götürebilir.

Meseleyi izah etmek için daha çok şeyler söylenebilir fakat sözü uzatmamak adına bu kadarla yetinelim. Son sözümüz; alemlerin rabbi Allah’ımıza sonsuz hamdler olsun.

Hazırlayanlar: Eşref Yılmaz- Orhan Gazi Yüksel

 

[1] Vehhabiler’ in aşırı gidenlerinden biri ‘’Benim âsâm, Hz. Muhammed’ den daha faydalıdır; çünkü âsâmın bana faydası vardır ama O’ nun bana hiç faydası yoktur!’’ şeklindeki pervasızca söylenmiş sözü buna bir misalidir.

[2] Futuhu-l Gayb, Şerefüddin el-Hüseyin et- Tıbi, Ürdün, 2013, c. 14, s. 382.

[3]Ruhu-l Meani, Mahmud el- Alusi, Dar-l Fikir, Beyrut, 1994, c.14, s. 147.

[4])Tefsir-i Begavi, Ebu Muhammed el-Hüseyin el- Begavi, Dar-u İbni Hazm, Beyrut, 2002, s. 320

[5] İzah için bknz. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Yenda, İstanbul, c 3, s 482.

[6]   Müslim, el- Birru ve-s Sıla, hadis rakamı: 2569

[7] el-Cevabu-s Sahih, İbni Teymiyye, (Daru-l Asime, Riyad, 1999), c. 3 , s. 393

[8] Müslim, Tevbe, hadis rakamı: 2750.

[9]  Müslim, Kitabu-t Tevbe, hadis rakamı: 2747.

[10] الحلول / Hulul: Sözlükte “bir şeyi çözmek, bir yere intikal etmek, konup yerleşmek” anlamlarında kullanılır. Terim olarak “şekerin çayda erimesi, suyun süngere sirayet etmesi gibi iki cismin birleşmesi, varlıkla onun mahalli veya arazla cevher arasındaki münasebet, bir şeyin mevcudiyetinin diğerinin mevcudiyetiyle aynı olması” gibi değişik biçimlerde tanımlanmıştır (et-Ta’rîfât, “hll” md.; Tehânevî, I, 706-709). Akide ilminde; Allah Teala’ nın zatının veya sıfatların yaratıklardan birine veya tamamına intikal edip onlarla birleşmesi, anlamında kullanılan bir terimdir.

[11] Ebu Hamid el-Gazali, El- Maksidu-l Esna fi Esmaillahi-l Hüsna, Matbati es-Sabah, Dimesk, 1999, s. 128

[12]  NOT: Burada İbn-i Teymiye ve İbni Kayyim el-Cevziyye’ nin görüşlerine yer vermemizin sebebi şudur: Söylediği bir sözden dolayı rahmetli Bayram hocamızı tekfir edenlerin imam olarak kabul ettiği İbn-i Teymiye ve İbni Kayyim el-Cevziyye bile bu gibi durumlarda aldıkları tavır ile onların peşinden gidenlerin tutumları birbiriyle çelişmektedir. Yani bu kişiler, peşinden gittikleriyle ters düşmüşler, tekfir edilecek bir durum söz konusu değilken -kendi imamlarına rağmen- böyle büyük bir hataya düşmüşlerdir.

[13] El- Cevabu-s Sahih C. 3, S.343. Şehit Bayram Hocamızı (rahimehullah) bu sözünden dolayı tekfir edenler, kendilerince ittihat anlamı taşıdığı için bu sözü tevil ettiğinden dolayı acaba İbni Teymiyye’ yi, İbni Kayyim el Cevziyye’ yi de tekfir edecekler mi acaba?