TASAVVUF ile TASAVVUFLA ALAKALI BİR MESELE HAKKINDA SÖZ SÖYLEME SALAHİYETİ (Yetkisi) KİMİNDİR? (2)

26 Nisan 2018 38

بسم الله الرحمن الرحيم

Bütün hamdlerimiz ümmet-i Muhammed’i tahkik, insaf ve itidal ehli âlimlerle nimetlendiren Yüce Rabbimize, salat ve selamlarımız üsve-i hasenemiz Hz. Muhammed’e ve O’ nun âl ve ashabına olsun.

Tasavvuf ve tasavvufla alakalı bir mesele hakkında doğru ve sağlıklı bir bilgi kimden alınmalıdır? İşin ehli, erbabı var mıdır? Bu gibi konularda kimin sözüne itibar edilmelidir? Tasavvuf hakkında müracaat edilebilecek yetkili mercii kimlerdir? Ve ya tasavvuf hakkında her konuşanın her dediği muteber midir? Tasavvufla ilgili piyasada bu kadar çok söz ve bilgi dolaşırken hangileri dikkate alınmalıdır? Hangileri muteber bilgi, sağlıklı bir kaynaktır? Gibi sorulara cevap aramak için yaptığımız araştırmalara devam ediyoruz.

Bilginin Kaynağı?

Tasavvuf hakkında herkesin söz söyleme, konuşma, yazma ve eleştirme hürriyeti tarih boyunca hep vardı, günümüzde de var olduğu gibi hep var olmaya devam edecektir. Bu konuda herhangi bir sıkıntı, sorun, kargaşa yoktur, diye düşünüyoruz. Tasavvufu eleştirmek, tartışmak, konuşmak ayrı bir şeydir, bunu herkes -kendi çapında- yapabilir, yapıyor da. Tasavvuf hakkında en doğru bilgi ehlinden alınır, tasavvuf konusunda uzmanların görüşleri, verdikleri bilgilerin değeri apayrı bir şeydir. Bu ikisi arasındaki hassas farkı çok iyi kavramak gerekir. Mesela; tasavvuf hakkında 5 farklı görüş ortalıkta dolaşıyorsa ve bu görüşlerden sadece birisi tasavvuf alanında uzmanların görüşü ise ve diğer görüşler tasavvufta uzman olmayanlara aitse bu durumda ne yapılmalıdır? Hangisine itibar edilmelidir? Bir konu hakkında birbirinden farklı bu 5 görüşün sebep olduğu kafa karışıklığı, karmaşa nasıl ortadan kaldırılacaktır. Doğru bilginin kaynağı hangisidir? Bütün insanlığına örnek olmaya namzet Müslümanlar bu konuları tarih boyunca nasıl halletmişlerdir?

Burada özellikle anlatmak istediğimiz konu, üzerinde ısrarla durduğumuz husus şudur: Tasavvuf hakkında kimin sözüne güvenmeliyiz, her işin, her mesleğin bir bileni, bir uzmanı olduğu gibi tasavvuf konusunda uzman kimdir? Sorusuna netlik kazandırmaktır. Diyelim ki dişimiz ağrıyor ve bu ağrılar dayanılmaz bir hal aldı; bu durumda yapmamız gereken dünyanın 1 numaralı göz doktoruna gitmek midir? Yoksa sahasında en başarılı bir kalp cerrahına müracaat etmek midir? Ya da bir diş doktoruna mı? Her üçü de doktordur, bunda kimsenin şüphesi yoktur ama hepsinin uzmanlık alanı farklıdır. Aynı şekilde İslami ilimleri tahsil ederek hoca ve âlim konumuna gelen zatların da uzmanlık alanları farklı farklıdır; İslami ilimlerin her bir dalının kendine özgü konusu, ilgi alanı, usül ve yöntemleri vardır. Her ilmin sahası diğerlerinden farklıdır ve her bir ilmin sahasında yetişmiş, uzman olmuş, o ilmin otoritesi kabul edilmiş âlimler vardır. Bu olması gereken bir durumdur ve İslam tarihi boyunca hep böyle olagelmiştir. Bir meseleyi uzmanına sormak ve ondan bilgi almak sadece tasavvuf hakkında değil bütün İslami ilimler için geçerli bir ölçüdür, düsturdur.

Tasavvufun İslami ilimler arasındaki yeri ve konumu nedir? İslam ümmeti bu güne kadar tasavvufu hangi konumda ele almıştır? Tasavvufu kimden öğrenmeliyiz, bu işin uzmanları kimlerdir? Piyasadaki bu kadar çok malumatın hangisi muteberdir? Hangisi değildir? Sorularına İslam uleması gerekli cevaplar vermiş ve bu cevaplar muteber kaynaklarda yerini almıştır. Bu ve benzeri konulara araştırmalarımız içinde yeterli bilgi verilecektir, inşallah.

El-Lum’a sahibi İmam es-Serrac et-Tusi (ö. 378, rahimehullah) şöyle diyor: “Herhangi bir kimse, bütün ilimleri elde ettiği zannına kapılarak ve kendi görüşüne/ re’yine dayanarak bazı -mana ehli- zevatı eleştirmeye kalkmasın, onları tekfir etmesin, zındıklıkla itham etmesin. Hâlbuki o kimse, bu zevatın manevi hallerinden uzak, marifet ve amellerinden habersizdir. Şöyle ki, şeriat ilimleri 4 kısımdır:

1- Rivayet İlmi: İlimde güvenilir zatların naklettiği hadis ve rivayetleri konu alan ilimdir. (Buna “Nakli İlimler” de denir.)

2- Dirayet İlmi: Bu, fıkıh ve dini ahkâmı konu alan ve Fukahanın ele aldığı ilim(ler)dir.

3- Kıyas, Münazara ve Kelam İlmi. Bu İlm-i Cedel’dir; bida’t ve dalalet ehline karşı hakkı ispatlayan, savunan ilim dalıdır.

4- Hakikat ve Manevi Haller (Kalp) İlmi: İlimlerin en yücesi ve şereflisi sayılan muamele, mücahede, ihlas, her daim bütün kalple Allah’a yönelme, kalbi temizleme, nefsi tezkiye etme vb. konuları içine alan (diğer adıyla tasavvuf) ilim dalıdır.

Rivayet ilmiyle alakalı bir konuda sorunu olan kişi, onu dirayet ilminde ehil olan birine gidip sormaz. Dirayet ilminde bir problemi çözmek isteyen birisi, onu gidip rivayet ilminin uzmanlarına sormaz. Aynı şekilde ilmi cedel/ kelam ilminde bir sorunla karşılaşan kişi, onu dirayet veya rivayet ilminin ehline sormaz. Aynı durum Hakikat ve manevi haller (tasavvuf) ilminde bir meseleyi çözmek isteyen içinde geçerlidir ki onun yapması gereken o meseleyi Hakikat ve manevi haller (tasavvuf) ilminin ehline sormasıdır.

Hakikat ve manevi haller (tasavvuf) ilminin ehli olan birisi, diğer ilimlerde yeterli tahsil yaptıysa o ilimlerde uzman olabilir. Fakat sadece diğer üç ilmi tahsil edenlerde, Hakikat ve manevi haller (tasavvuf) ilminin (herhangi bir teşebbüs, istek olmaksızın) bulunması -Allah’ın nasip ettikleri hariç- pek mümkün değildir. Zira Hakikat ve kalp ilmi, bütün ilimleri özü, meyvesi ve son noktasıdır. Bütün ilimlerin gayesi hakikat ilmine yöneliktir ki bu hakikat ilmi; kalbi ilim, Allah’ı bilme (marifet) ilmi, sırlar ilmi, insanın iç âleminin ilmi, tasavvuf, manevi ahval, muamelat ilmidir. Saydığımız bu ilimlerin ismi ne olursa olsun hepsinin manası birdir, muhtevası aynıdır…

Dört sınıfa ayrılan şeriat ilimlerinden herhangi birinde derin bir anlayışa sahip olan, uzmanlaşan birisi, o ilimin otoritesi, yetkili mercii haline gelmiştir. O ilimle ilgili bir meselenin çözümünde ona müracaat edilmesi gerekir. Bu dört şeriat ilminin hepsi bir zatta toplanırsa, o kişi artık hak yolun imamı, hücceti, hakka ve hakikate çağıran bir davetçi olur. Nitekim Hz. Ali b. Talib’ in  (radıyallahu anh) Kumeyl b. Ziyad’a şöyle söylediği rivayet edilir: ‘Allah’ın ayetleri anlaşılmaz hale gelmesin, delilleri anlamsız olmasın diye, yeryüzünde Allah’ın hüccetleriyle kaim olan âlimler eksik olmaz. Onların sayıları pek az, değerleri Allah katında pek yücedir.’[1][2]

Şeyh Ahmed Zerruk (ö. 899, rahimehullah) Kavaidu’t Tasavvuf isimli eserinin 34. kaidesinde şöyle der: “Herhangi bir ilim dalında konuşan kimsenin o ilmin fer’i meselelerini, aslına/ usulüne ve akli olanlarını nakli olan­larıyla mezç edecek bir seviyede olması gerekir. Bir ilim dalında söz söyleyen kimse, eğer o ilmin fer’i meselelerini asıllara döndürüp katamıyor, usulleri fer’i meselelere uygulayamıyor, makulünü menkulüne bağlayamıyor; menkul olanları, muteber asli kaynaklarıyla irtibatlandıramıyor, o ilim ehlinin istinbatıyla elde ettiklerini mukayese edemiyorsa, bu durumda onun sus­ması konuşmasından daha iyidir. Bu durumdaki kişinin isabet yerine hata etmesi, hidayet yerine sapıt­ması daha olasıdır. Sadece şaibelerden beri, doğru ve sağlam bir nakil yapması kabul edilebilir. Zira nice fıkıh taşıyıcıları vardır ki fakih değildir. Bu durumda böyle birinin şahsi görüşüne değil, sadece yaptığı nakle itibar edilir.”[3]

Aynı eserin 1. kaidesi şöyledir: “Bir konu hakkında konuşmak, o konunun mahiyetini, gayesini ve unsurlarını tasavvur etmeye (kavramaya) bağlıdır ki, bu, konuyla ilgili delilleri araştırıp incelemekle elde edilen zihni bir melekeyle veya delil ve burhana gerek olmadan meydana gelen/ bedihi bir anlayışla gerçekleşir. Bu şekilde elde edilen bilgilere, o konuyla bağlantılı meselelerin kabul ya da ret edilmesinde, tafsil ve temellendirmesinde müracaat edilir. Bundan dolayı, bir konu hakkında konuşmadan önce o konu hakkında yeterli bilgi ve donanıma sahip olmak şarttır. Böylece o konuya hem teşvik edilmiş hem de o konunun kaynaklarına işaret edilmiş olur.”

    Tasavvuf Kitaplarını Okuyarak Tasavvuf Elde Edilebilir mi?

İmam Cüneyd Bağdadi (ö. 297, kuddise sırruhu): “Hadis ilmini hocadan dinlemeyen, fukaha ile oturup kalkmayan, edep ve terbiyesini ehlinden almayan bir kişi, hem kendi hata yapar hem de kendine tabi olanları ifsat eder.”[4] Demiştir.

İmam Abdulhalim Mahmud (ö. 1978, rahimehullah) şöyle diyor: “İçerik ve metoduyla tasavvufun, İslam’la bağını tam olarak anlamak için ilk önce tasavvufu kendi hakikatine, özüne en uygun bir tarifle tarif etmemize bağlıdır. Şu kadar var ki, tasavvufu tarif etmek o kadar da kolay değildir. Zira tasavvufun (tasavvuf tarihçilerinin de söylediği gibi) binden fazla tarifi yapılmıştır, bu tariflerin her birinin kendine göre kıymeti, önemi ve değeri vardır ki, bu tarifler, bizzat sufilerin kaleminden çıkmıştır. Bu tarifler bizzat tasavvuf erbabının kaleminden çıkınca, bu tariflerin içinden bir seçim yapmak, bazısını öne çıkarmak, diğerlerini ikinci plana bırakmak ve dört başı ma’mur (efradına cami’- ağyarına mani’) bir tarif ortaya koyabilmek oldukça zor bir iştir. Bu durumda ölçü ve ayar ne olacaktır? İşin erbabı, tasavvuf yolunun piri olan bu zatların –yaptığı tariflerin- arasına –bir tercih yapmak için- giren kişi, hangi kimlikle, neyle ve nasıl girecektir? Araştırma- incelemeye dayanan bilimin otoritesine dayanarak mı? Soruşturan, fikir yürüten aklın muhakemelerine güvenerek mi? Ya da ilhama mazhar olan, aydınlanan ruhun önderliğinde mi?”[5] “Tasavvuf kitaplardan okumakla elde edilemez! Bunun yegâne yolu- yordamı nefsi tezkiye etmektir veya keskin bir basiret elde etmektir. Bu nasıl gerçekleşir? Kitaplardan okumak ve ilmini bilmekle mi? Bu –nefsi tezkiye etme- gibi konuları vakıf olmanın yolu, araştırma, inceleme ve ilmi çalışmalar mıdır? İnsanların bu konuda aydınlanması, yaptıkları araştırmaların kapsamı, elde ettikleri neticelerle orantılı olarak farklı farklıdır. Öyleyse bu şekilde tasavvuf asla elde edilemez!

İmam Gazali (ö. 505, rahimehullah) bu konuda bizzat tecrübeyle elde ettiği doğru bilgiyi şöyle anlatır: ‘Ebu Talib el-Mekki’nin ‘Kutu’l Kulüb’ünü, Haris el-Muhasibi’nin kitaplarını, Cüneyd Bağdadi’nin risalelerini, Şibli ve Ebu Yezid (Beyazıd) el-Bestami’nin (Allah Teâla hepsinden razı olsun) eserleri ve diğer sufilerin kitaplarını okuyarak sufilerin ilimlerini öğrenmeye başladım. Ta ki onların en yüce gayelerine muttali oldum, tahsil yoluyla öğrenilmesi mümkün olan her şeyi öğrendim. Ve bana şu aşikâr oldu ki onların en hassas konularını vakıf olmak, bilmek, normal ilim yoluyla olmuyor, bilakis manevi zevk, hal ve güzel sıfatlarla sıfatlanmakla ele geçiyor, bilinebiliyor. ‘Sağlıklı- sıhhatli olmak’ ne demek olduğunu bilmekle, gerçekten sağlıklı olmanın arasında nice farklar vardır. Aynı şekilde ‘tok olmak’ ne demek, nasıl doyulur, bunları bilmenle gerçekten tok olman arasında farklar vardır… Herhangi bir hastalığa yakalanan bir doktor o haliyle ‘sağlık- sıhhatin’ ne olduğunu çok iyi bilir, anlatır ama kendisi o an itibariyle hastadır. Aynı şekilde ‘zühd’ün ne olduğunu, şartlarını, sebeplerini bilmek ile ‘zühd’ halinde olmak, dünyadan gerçekten yüz çevirmek başka başka şeylerdir. Böylece yakinen bildim ki, sufiler hal ehli kimselerdir, sadece konuşan, bildiğiyle amel etmeyenlerden değillerdir. Tahsil yoluyla elde edilebilecek ilimleri elde ettiğim için, artık manevi hal ve seyr-i sülükle elde edilecekler kalmıştı.’[6] Ebu-l Hasan en-Nuri (ö. 295, Kuddise sırruhu), tasavvufun sadece bilmekten ibaret olmadığını söyler, eğer sadece bilmek olsaydı, öğrenmekle elde edilirdi. Ancak durum böyle değildir ve nefsi tezkiye etmenin yolu, sadece bu işin bilgisi değildir, derdi.”[7]

    Her İlmin Kendine Ait Terimleri/ Istılahları Vardır

İmam Ebu Bekir el-Gülâbâdi (ö. 380, rahimehullah) -Kelabazi olarak bilinir fakat doğrusu Gülâbâdi’ dir – et-Taarruf isimli eserinde şöyle der:” Sadece Sufilere has olan bazı tabirler ve hemen hemen sadece onların kullandığı birtakım terimler (ıstılahlar) mevcuttur.  Bu gibi ıstılahlardan önemli olan bazılarını kısaca anlatacağım. Maksadım, bu ıstılahların tam olarak muhtevasını anlatmak değil, genel ve öz manalarını zikretmektir. Bu tür terimlerin muhtevasını tam olarak açıklamak oldukça zordur, nerde kaldı tafsilatlı olarak izah edilsin! Sufilerin manevi hallerine gelince, zaten bunları anlatmaya kelimeler yetmez, şu kadar var ki bu haller erbabınca malumdur.”[8]

İmam Abdülkahir Sühreverdi (ö. 563, rahimehullah) şöyle diyor: “Şunu iyi bil ki; herhangi bir şeye talip olan kişi, ilk önce o şeyin mahiyetini (ne olduğunu) ve hakikatini bilmelidir. Böylece o şeye olan rağbeti tam olarak gerçekleşebilsin. Bir kişinin, sofilerin yoluna tam anlamıyla girmesi için onların itikadını, gizli- aşikâr edeplerini, kullandıkları kelimelerin ne anlama geldiğini, onların dilini anlaması gerekir. Ancak bu şekilde onların izinden gidebilir, yollarına girebilir, onların davranış ve sözlerine tabii olabilir. Zira piyasada sofi olduğunu iddia edenler pek çoğaldığından, muhakkik/ gerçek sofilerin kim olduğu bilinemez oldu. Ayrıca bozuk kişilerin yanlışlığı sadece onlara zarar verir, salih/ iyi kimselerin düzgünlüğüne zedeleyemez.”[9]

“Hadis ve fıkıh ilimlerine ait terimleri, özellikle tasavvuf terimlerini bilmek çok önemlidir; çünkü o terimlerin manası öyle kolay anlaşılmaz, ayrıca o terimler ait oldukları ilim dalında kendine özgü manaları ifade etmek için kullanmışlardır. Bu terimleri bilmeden yapılan bir itiraz geçersizdir ya da sapla samanı birbirine karıştırmaktır. Her hâlükârda terimleri bilmek gereklidir, lazımdır.”[10] Diyor Şeyh Ahmed Zerruk (ö. 899, rahimehullah) Uddetu’l Muridi’s Sadık isimli eserinde.

Devam edecek, inşallah.

Hazırlayan: Tasavvuf Araştırmaları Merkezi

[1] – Ebu Nuaym es-Esfihani, Hılyetu’l Evliya, c. 1, s. 80; el-Fakihu ve’l Mutefekkıhu, el-Hatibu’l Bağdadi (ed-Demmam: Daru İbni’l-Cevzi, 1417), c. 1, s. 183; İbni Asakir, Tarihu Dımeşk, c. 14, s. 18.

[2] – Abdullah b. Ali es-Serrac et-Tusi, el-Lum’a (Beyrut: Daru-l Kutubi’l-İlmiyye, 1428), s. 324-25.

[3] – Ahmed Zerruk, Kavaidu-t Tasavvuf, (eş-Şarika: el-Merkezu-l Arabiyyi li-l Kitap, thk: Nizar  Hamadi, t.y.) s. 70; İbn-i Zikri el-Fasi, Şerhu Kavaidi’t Tasavvuf (Kahire: el-Mektebetu’t Tevfikiyye, 1439), s. 263.

[4]–  Ahmed Zerruk, a. g. e,  s. 86.

[5] – Abdulhalim Mahmud, Kadıyyetu’t Tasavvuf Medretu’ş Şazeliyye (Kahire: Daru’l Mearif, t.y.), s. 417.

[6] – Gazali, el-Munkizu mine’d Dalal (Kahire: Daru’l Mearif, t.y. thk: Abdulhalim Mahmud), s. 373.

[7] – Abdulhalim Mahmud, a. g. e, s. 424- 25.

[8] – Ebu Bekir el-Gülâbâdi, et-Taarruf (Beyrut: Daru’l Kütübi’l İlmiyye, 2011), s. 130.

[9] – Abdülkahir Sühreverdi, Adabu’l Müridin (Beyrut: Daru’l Kütübi’l İlmiyye, 1426), s. 7.

[10] – Ahmed Zerruk, Uddetu’l Muridi’s Sadık (Beyrut: Daru İbni Hazm, 1427), s. 186.