TASAVVUF NEDİR? GİRİŞ (1)

29 Nisan 2018 66

بسم الله الرحمن الرحيم

       NEFİS TEZKİYE(TERBİYE)SİYLE İHSAN MAKAMINA

(Bu makale, geniş açıklamalarıyla -görüntülü olarak- anlatılacaktır. Makaleyle aynı ismi taşıyan dersin videosu Tasavvuf Araştırmaları Merkezi resmi internet sitesi www.tasavvuf.biz de yayınlanacaktır)

Bütün hamd ve şükürler tasavvufun yegâne gayesi olan Yüce Rabbimize, salat ve selamlarımız insanlığın hidayet rehberi Hz. Muhammed Mustafa’ ya, onun âl ve ashabına olsun.

وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولَئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْئُولًا

Hakkında bilgin olmayan (konularda konuşma, kesin bilgi sahibi olmadığın) şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz, kalp ve akıl bunların her biri (o peşine düştüğün şeyden) sorumludur.” (İsra, 36)

Günlük hayatımızda karşılaştığımız bazı kelimeler, birtakım kavramlar vardır ki insanların çoğu bunların aslında ne manaya geldiğini bilmeden ne olduğunu gerçekten anlamadan, üzerinde düşünmeden rastgele kullanırlar. Kulaktan duyma bilgilerle bu kelime ve kavramlar üzerinde konuşur, tartışır, görüş beyan ederler. Ehli olmadığı, yeterli bilgisi olmadığı konular üzerinde konuşan, fikir yürüten, yeri geldiğinde ahkâm kesen, tartışanlar da az değildir. Şeyh Abdulvahid Yahya (Rene Guenon): “Ahir zaman tüm metafizik değerlerin altüst olduğu, kavram anarşisinin ve keşmekeşin hüküm sürdüğü bir dönem olacaktır.” Der.

Günümüz insanı için işin içinden çıkılmaz en çetrefilli problemlerden biri, “Neye, nasıl inanmalıyım? sorusuna verilen cevapların birbirine zıt kutuplarda yer alarak, dimağlarda oluşturduğu kesif zihin bulanıklığıdır. “Neye, nasıl inanmalıyım?” sorusu ne kadar açık ve net ise, cevab(lar)ın da o ölçüde berrak ve pürüzsüz olması gerekirdi. Din adına doğru ve sağlıklı bir bilgi, tarihin hiçbir döneminde bu kadar önemli ve kıymetli olmamıştı. Bu durum bize Nebî-i Zişân’ ın Sallallahu aleyhi ve sellem şu sözünü hatırlatır: “Siz, öyle bir zamandasınız ki fakihleri çok, hatipleri az, vereni çok, isteyeni azdır. Bu zamanda amel, ilimden daha hayırlıdır. Yakında öyle bir zaman gelecek ki fakihler az, hatipler çok olacak, isteyen çoğalacak, veren azalacak. O zamanda ilim, amelden daha hayırlı olacak.”[1] Bu rivayet, günümüze de işaret ediyor, zira içinde bulunduğumuz dönemde Allah Teâlâ’nın razı olduğu, Peygamberimizin Sallallahu aleyhi ve sellem yoluna, sünnetine uygun, ehl-i sünnet akidesine, çizgisine ters düşmeyen bir bilgiye ulaşmak paha biçilmez bir nimet haline gelmiştir.

“Tasavvuf” kelimesi de bugünkü kavram kargaşası, zihin bulanıklığından nasibini almış, içinde bulunduğumuz dini konulardaki bilgi kirliliğinden olumsuz yönde etkilenmiştir. İnsanımıza “Tasavvuf nedir? Tasavvuf denince ne anlıyoruz, aklımıza ne geliyor, bize neyi çağrıştırıyor?” diye birkaç soru sorsak, alacağımız cevaplar o kadar farklı ve çeşitli olacaktır ki; bu cevapları bir istatistik verisi olarak listelesek, karşımıza şöyle bir tablo çıkacaktır:

1)    Tasavvuf bir Müslüman için gerekli bir şeydir.

2)    Tasavvuf, İslam’ı yaşamak isteyenlere yardımcı olur.

3)    Tasavvuf güzel bir şeydir.

4)    Tasavvuf olsa daha iyi olur.

5)    Tasavvuf olsa da olur olmasa da.

6)    Tasavvufa gerek yoktur.

7)    Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) zamanında tasavvuf yoktu.

8)    Kur’an ve sünnette “tasavvuf” diye bir şey yoktur.

9)    Tasavvuf bid’attir.

10)        Böyle bir şeyin dinle alakası yoktur.[2]

Bu listeyi daha da uzatmak mümkündür. Aynı şeye aynı anda hem beyazdır hem siyahtır hem sıcaktır ama aynı zamanda hem soğuktur, hem güzeldir hem de çirkindir, demek böyle bir şey olsa gerek. Aslında bunların hiçbiri tasavvufun ne olduğunu anlatmıyor, tarif etmiyor. Gerçek tasavvuf ehlinin tasavvuf anlayışıyla, bugünkü kendilerini “tasavvufun ne olduğunu biliyorum” zannedenlerin anlayışı arasında dağlar kadar farklılıklar vardır. İnsanımızın dini konulardaki kafa karışıklığı sadece tasavvufla sınırlı değil tabi ki, dinimizin asla değiştirilemez denilen, dinin olmazsa olmazları kabul edilen esasları -zarurat-ı diniyye- hakkında bile aynı durum söz konusu. Böyle bir durumun altında yatan sebepler sadece birkaç taneyle de sınırlı değildir.

İlk olarak müsteşrikler/ oryantalistler (İslam’a ve Müslümanlara zarar vermek için dini öğrenen İslam dışı, gayrimüslim oluşumlar) tarafından tasavvufun kaynağı olarak ortaya atılan fakat hala bir türlü ispat edilemeyen birtakım iddialar ortalıkta gezinmekte, kendi değerlerinden habersiz birçok Müslüman da bunların peşine düşmektedir. Ortaya atılan bir dizi iddia şöyledir: “Tasavvuf, Yunan felsefesinden devşirilmiştir. Hint felsefesi kaynaklıdır. Fars (ateşperest İran) kültüründen alınmadır vb.” ispatı bir türlü yapılamayan bunun gibi daha birçok varsayım, tahmin vs. Doğruluğu, tutarlılığı doğru dürüst araştırılıp incelenmeden piyasaya sunulmuş basit, mesnetsiz, ucuz bir sürü kuru laf kalabalığı. Yanlış bilgiyle hiçbir zaman doğru iş yapıl(a)maz. Yalan- yanlış, yarım- yamalak, senetsiz- sepetsiz, kulaktan duyma, herkesin kendi kafasına/ bakış açısına göre, yüzeysel bilgi ve kuru iddialarla ortaya atılan bir tasavvuf anlayışı ve eleştirisinin ne ilmi bir değeri vardır ne de tutarlı, sağlıklı, mantıklı bir yanı. Louis Massignon, batıdaki tasavvuf araştırmalarının piri sayılan Reynold A. Nicholson’un şöyle bir tespitini nakleder: “Tasavvufun İslam dışı olduğunu söylemek kabul edilemez. Gerçek şudur ki, İslam’ın doğuşundan beri sadece sufilerin ortaya koyduğu tasavvufi görüşler, bizzat İslam ümmetinin içinde ortaya çıkmıştır.”[3]

Tasavvuf camialarında, tasavvuf öğretilerini gereğince hayatına tatbik edememiş bazılarının aykırı-aşırı uç söz ve davranışlarına bakarak, bütün tasavvufu ve tasavvuf ehlinin hepsini itham etmek, hepsini töhmet altında bırakarak tasavvufu eleştirmek ne kadar doğrudur. Zaten böyle tasavvufla alakası olmayan şeylere gerçek tasavvuf ehli de karşı çıkmaktadır. Nasıl ki içimizde dinden bihaber olan Müslüman çokça varsa aynı şekilde tasavvuftan bihaber olan “sofiyim” diyenler de epey vardır. Bu gibilerinin İslam toplumunda var olması ne İslam’ın bir kusuru ne de tasavvufun bir eksikliğidir. Şahısların münferit hataları üzerine konuşulması gerekirken, (birilerinin yaptığı gibi) müesseseyi konuşarak yöntem- metot, mantık hatasına düşülmemeli. Bin nüfuslu bir mahallede yaşayan birkaç kişi yanlış işler yapıyor diyerek bütün mahalle halkı zan altında bırakılmamalı, eğer bırakılırsa bu haksızlık olur, yanlış yapılmış olur.

“Tasavvuf” kelimesi/ kavramı -kabul etsek de karşı çıksak da- İslam tarih ve medeniyetinde yerini almış, İslam’a ve Müslümanlara mâl olmuş bir kelime ve kavramdır. Ortadan kaldırılması mümkün değildir. Nitekim tasavvuf, doğusundan batısına İslam dünyasının hemen her yerine -Suudi Arabistan buna dâhil- nüfuz etmiştir. İslam coğrafyasındaki yüzlerce yılık, binlerce tekke ve zaviye bunun en sadık şahitleridir, tekke ve zaviyesi olmayan İslam medeniyeti merkezi -ilk dönemler hariç- hemen hemen yok gibidir.[4] İslam tarihi’ni tasavvuftan soyutlamamız mümkün gözükmemektedir. İster kabul edilsin ister edilmesin, bu inkâr edilemez bir gerçektir. Öyleyse yapılması gereken bu kavramın ne olduğunu doğru belirlemektir. Böyle köklü bir mazisi olan bir kavrama, bu kavramın ifade ettiği kuruma, oluşuma savaş açmak çözüm değildir, çözüm ol(a)mamıştır. Kur’an, sünnet, icma, kıyas ve ehlisünnet ve’l cemaat perspektifinden hem dünyayı hem de ahireti anlamaya çalışan her mü’minin, tasavvufu da bu çerçevede ele alıp değerlendirmesi gerekir.

İlk doğduğu günden beri tasavvufa yöneltilen ilk sorulardan biri “tasavvufun İslam’da yeri nedir, dini kaynaklarda delilleri nelerdir?” olmuştur ve tasavvuf ehli bunlara İslami ölçüler içinde cevap vermeye -Allah’ın izniyle- muvaffak olmuşlardır.  Tasavvuf genel anlamda “Nefis tezkiyesiyle ihsan makamına doğru seyreden bir eğitimdir ” şeklinde özetlenebilir, bunun Kur’an ve sünnetten epey tatmin edici delilleri mevcuttur. İleriki çalışmalarımızda bu konu üzerinde çok geniş kapsamlı yer verilecektir.

Burada ilk yapılması gereken tasavvufun ne olduğunu/ muhtevasını, delillerini, araçlarını, gaye- maksatlarını ve onların tasavvuf içinde varlık bulan karşılığını, ameli davranışları doğru anlamaktır. Tasavvufun ne olduğu, birileri tarafından bir türlü tam ve doğru anlaşıl(a)mıyor, kavranamıyor -ki vaziyet gerçekten de böyledir- bu kavrama olur- olmaz, yerli yersiz tepki veriliyor, diyerek tasavvufun ihtiva ettiği İslami esasları berhava etmek ilmi bir yaklaşım, aklı başında tutarlı bir davranış değildir. Zira ilmi bir kaide şöyledir:

“عَدَمُ فَهْمِ الشيئِ ليسَ بِدليل على بطْلانه” “Bir şeyin ne olduğunu anla(ya)mamak, kavrayamamak o şeyin batıl olduğuna delil olmaz” Zira bir şeyin batıl olduğuna dair kesin bir delil olması gerekir.[5]

“Tasavvuf” kelimesini bulunduğu yerden alıp, yerine Kur’an’ da geçen “nefis tezkiyesi/ terbiyesi” veya hadislerde anlatılan “ihsan mertebesi/ makamı” ya da şeriatın ayrılmaz bir parçası olan “fıkhu’l batın/ insanın iç dünyasıyla alakalı fıkıh” veya “zühd ilmi” ni koyalım, değişen sadece isim olacaktır fakat içerik, muhteva aynen hiç değişmeden kalacaktır. Böyle bir durum için İslam âlimleri لا مَشاحَةَ في الاصْطلاح”” “İlimlerde kullanılan kavramlar/ terimler tartışma konusu yapılamaz, yapılmamalı”, önemli olan bu gibi kelimelerin ne mana ifade ettiğidir, demişlerdir. Nitekim bir fıkıh kaidesi buraya kadar anlatmaya çalıştığımız konuyu güzel bir şekilde özetle şöyle ifade eder: الأمورُ بِمَقاصِدها”” “Bir işten maksat/ gaye ne ise, -o işin- hükmü de ona göredir.” İsme ve başlığa fazla takılmadan hedef ve gayeye bakmak, maksatlara ve neticelere dikkate almak gerekir. Tasavvuf, kelimeler üzerinde uğraşmak, kavramlar hakkında tartışmak değil, Müslümanlara İslam’ın özüne uygun bir şahsiyet kazandırmaya çalışmaktır.

“Tasavvuf” kelimesi, her ne kadar kitap ve sünnette lafız olarak geçmese de mutasavvıfların, tasavvufu tarif ederken kullandıkları ifadeler ile tasavvufi kavramlar, asıl olarak Kur’an- sünnet kaynaklı, İslami esas ve düsturlara bağlı ve uygundur. Bu yüzden tasavvufun Kur’ân ve sünnetten delillerinin gösterilmesi, tasavvufun kaynağını da ortaya koyacaktır. Ayrıca “tasavvuf” kelimesi İslam dışı, gayri Müslimlerden ithal bir kavram değildir, bilakis Müslümanların tarih içinde gelişen durumlar karşısında ürettikleri kendi öz ve yerli malıdır. Bu durum sadece “tasavvuf” için geçerli değildir; Kur’an ve sünnette adı geçmeyen, asr-ı saadette kullanılmayan binlerce kavram ve kelimeler, zamanın ihtiyaçlarına binaen, durum ve şartların gereği olarak İslami ilimler içinde yerini almış, Müslümanlar tarafından yüzyıllardır kullanıla gelmiştir. Başta Kur’an-ı Kerim’le alakalı ilimler, hadis ilimleri, akaid ve fıkıh ilimlerinde böyle ihtiyaca binaen ortaya çıkmış binlerce kelime ve kavram ve onlarca İslami ilim dalı mevcuttur. Ayrıca tasavvufun, özü ve muhtevası itibariyle Müslümanların kendi değerlerinden ve dinamiklerinden doğduğunu da itiraf etmek durumundayız.

Şeyh Ahmed Zerruk (ö. 899, rahimehullah) Kavaidu’t Tasavvuf isimli eserinin 6. kaidesinde şöyle der: “Bir şeyi –veya bir manayı- anlatmak için, o şeyin ne anlama geldiğini ifade eden bir kelimeyi o şey hakkında yeni bir terim/ ıstılah olarak kullanmak;

– o şeyin hakikatini artık bu yeni terimle anlatmak,

– bu yeni terimin, temsil ettiği şeyin konusuna uygun olması,

– ve anlatılmak istenen maksada şeriat kuralları ve örfi teamüle ters düşmeden, kargaşaya sebep olmadan göstermesi,

– dinde geçerli kurallara ters düşmemesi,

– Müslümanların muteber örfleriyle çakışmaması,

– fıkhi bir hükümle çelişmemesi,

– hukemanın hikmetleriyle çelişkiye düşmemesi,

– Arapça kurallarına uygun olması ve aslının ispat edilmesi halinde, bu sayılan şartların tamamen yerine getirilmesi durumunda bu yeni terimin o şeyi anlatmak için kullanılmasına itiraz edilmemesi gerekir. “Tasavvuf” kelimesi de bu süreçten geçmiştir; zira o, manası anlaşılabilen Arapça bir kelimedir, onda herhangi bir kapalılık ve karışıklık yoktur. Bilakis manasına tam delaleti vardır. Bu, şuna benzer; “fıkıh” kelimesi Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem ve sonraki sahabe-i kiram döneminde Müslümanların mükellef olduğu işleri düzenleyen bir ilim dalı olarak kullanılmadığı halde daha sonraları bu “fıkıh” kelimesi şu an kullandığımız fıkhi hükümleri içeren “Fıkıh ilmi” için kullanılır olmuştur. (Yani “fıkıh” kelimesi ilk dönemlerden sonra yeni bir manaya delalet etmek için kullanılmış ve günümüze kadar gelmiştir) Aynı durum “akaid ilmi” için de geçerlidir; Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem ve sonraki sahabe-i kiram döneminde “iman“ adı altında ele alınan konuların hepsi, daha sonraları “akaid ilmi” olarak anılmaya başlanmıştır. “Fıkıh” ve “akaid” ilimlerinin artık bu şekilde kullanılmasına gerekçe ne ise “tasavvuf” kelimesinin “zühd hayatı, nefis tezkiyesi, ihsan makamı” gibi kavramların yerine kullanılmasındaki gerekçe de odur. Çünkü hepsi, asılları ve -yeni bir manaya- nakledilmeleri konusunda eşit seviyededirler.”[6]

Kelimelerin delalet ettiği manalar, sözü söyleyenin kastettiği maksatla da bir yönüyle bağlantılıdır. Kastedilen manaya muttali olmayanın da bu konuda susması gerekir, Yüce Allah (Celle celaluhu) “Hakkında bilgin olmayan (konularda konuşma, kesin bilgi sahibi olmadığın) şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz, gönül ve akıl bunların her biri, (o peşine düştüğün şeyden) sorumludur.” (İsra, 36) buyurarak bu konuda ihtiyat ve teenni ile hareket etmemizi ihtar etmektedir.

Bir Müslümanın Kur’an-ı Kerim’ de özellikleri anlatılan; Allah Teâla’ nın sevdiği, razı olacağı ve hadislerde belirtilen ölçülerde ideal bir kul olması, İslam’ın nihai hedefidir. İslam’a göre inanç esasları, insanın yapması ve yapmaması gereken prensipler bellidir. Bunlar, emir ve yasaklar ile bu ikisi dışında kalan -fıkıh kitaplarında belirtilen- hükümlerdir. Bir Müslümanın mutlaka yapması veya yapmaması gereken esaslardan taviz vermesi, Müslüman kimliğini zedeleyecektir.

İslâm’da şu vardır; “Müslüman Allah’ı seven ve Allah tarafından sevilen bir kul olmalıdır.” Peki, bir Müslüman bu menzile nasıl ulaşacaktır? Bunun muhtelif yolları vardır. Yani bir Müslümanın Kur’an’da ifade edildiği gibi takva sahibi olabilmesi için veya hadislerde anlatıldığı gibi “ihsan mertebesine” erebilmesi için belli bir gayret ortaya koyabilmesi gerekir ki adı geçen mertebeye ulaşabilsin. Tasavvuf bu alanda ilerlemek isteyenlere yol gösteren bir disiplindir. Nefsi tezkiye, züht, güzel ahlak, huşu, tevazu gibi İslami kavramların ferdi planında içini doldurma çaba ve gayretidir. İslam dininde tasavvufun görevi kısaca şöyledir: “Tasavvuf, Allah’ ın (Celle celaluhu) razı olacağı, Hz. Peygamberin (Sallallahu aleyhi ve sellem) yoluna can-ı gönülden bağlı, ciddi, samimi, erdemli olgun ve kâmil bir Müslüman yetiştirmek için bir eğitim ve terbiye sistemidir.” Tasavvuf ehli, insanın kâmil Müslümanlığa nefis tezkiyesiyle ulaşabileceğinden ve bu kemalin en zirvesi olan ihsan makamından söz ederek, dinamik bir Allah- insan- evren ilişkisini tesis etmişlerdir.

Ayrıca günümüzde tasavvuf ile aynı gibi görülmek istenen, aynı kefeye konulan “mistisizm” kavramı yer yer birbirine karıştırılmaktadır. İkisi arasında net bir kullanım sınırı belirlenmediği için, bu kelimeleri kullananın ne kastettiği, anlayanın ne anladığı gibi bir sorunu da beraberinde getirmektedir. Kısacası, dilimizde “tasavvuf” denilince “İslam tasavvufu” kastedildiğinin bilinmesi, diğer inanç ve felsefe sistemlerindeki bu manadaki telakkiler için “mistisizm” kavramının kullanımı konusunda titizlik gösterilmesinin yararlı olacağını düşünüyoruz. Latin ve batı kültüründen gelen “mistisizm” kavramının, İslam tasavvufunu ifade etmek için tek başına yeterli olmadığı anlaşılmıştır.[7]

Buraya kadar anlattıklarımızın her biri, ayrıca ele alınması gereken konular olup, ileriki çalışmalarımızda bunlar teker teker başlı başına, delil ve kaynaklarıyla tekrar ele alınacaktır. İlk defa Tasavvuf Araştırmaları Merkezi tarafından Türkçeye çevrilen “Büyük Üstad Ebu-l Hasan en-Nedvi’ den Tasavvuf Üzerine Enfes Bir Makale”[8] isimli makale anlatmak istediklerimize ışık tutmaktadır.

اَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَوَفِّقْنَا لِاجْتِنَابِهِ، وَلَا تَجْعَلْه مُلْتَبِسًا عَلَيْنَا فَنَضِلَّ، وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ إِمَامًا.

Ey Yüce Allah’ım! Hak (hakikat) olan şeyleri, hak olarak görmemizi ve on(lar)a uymayı bize nasip eyle! Batıl olan şeyleri batıl olarak görmemizi ve on(lar)dan uzak durmamızı ihsan eyle! Hak ile batılı birbirine karıştırıp dalalete düşmekten bizi koru ve bizi müttekilere imam/ önder eyle! Âmin.[9]

[1] – Taberânî, Mu‘cemu’l-Kebîr, hadis rakamı: 3111.

[2] – Bu araştırmanın sonuçları -kısmen – Tasavvuf Araştırma Merkezi tarafından elde edilmiştir.

[3] – M. Abdurrazık – L.  Massignon, et-Tasavvuf (Beyrut: Daru’l Kütübi’l Lübnani, 1948), s. 48.

[4] – İbni Cubeyr, Rıhletu İbni Cubeyr (Beyrut: Daru ve Mektebetu Hilal, t.y.), s. 231.

[5] – Eşref Ali et-Tehanevi, el-İntibahatu’l Mufide fi Halli’l İştibahati’l Cedide, Arapçaya Tercüme: Nuru’l Beşer Muhammed Nuru’l Hakk, (Karaçi: Mektebetu Camiati Dari’l Ulum, trs), s. 53.

[6] – Ahmed Zerruk, Kavaidu’t Tasavvuf (el-Meşarika: el-Merkezu’l Arabiyyi li’l  Kitap, thk: Nizar  Hamadi, t.y.) s. 27; İbn-i Zikri el-Fasi, Şerhu Kavaidi’t Tasavvuf (Kahire: el-Mektebetu’t Tevfikiyye, 1439), s. 89.

[7] – Mustafa Aşkar, Tasavvuf Tarihi Literatürü (İstanbul: İz Yay. 2015), s.26- 27.

[8] – http://tasavvuf.biz/buyuk-ustad-ebu-l-hasan-en-nedviden-tasavvuf-uzerine-enfes-bir-makale

[9] – İbni Kesir, Tefsiru’l- Kur’ani’l-Azim (Riyad: Daru Tayyibe, 1418), c.1, s. 571.