Tasavvuf ve Tasavvufla Alakalı bir Mesele Hakkında Söz Söyleme Yetkisi Kimindir?

 

بسم الله الرحمن الرحيم

TASAVVUF ve TASAVVUFLA ALAKALI BİR MESELE HAKKINDA SÖZ SÖYLEME YETKİSİ KİMİNDİR?

Bütün hamdlerimiz Ümmet-i Muhammed’i tahkik, insaf ve itidal sahibi alimlerle nimetlendiren Yüce Rabbimize, salat ve selamlarımız üsve-i hasenemiz Hz. Muhammed ve O’ nun âl ve ashabına olsun.

Yüce Rabbimiz, dini bir mesele hakkında nasıl bir tutumun doğru olacağını bizlere şöyle bildiriyor;فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِنْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ”…”  “…Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun.” (Nahl, 43)

اَلَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۚ  اَلرَّحْمٰنُ فَسْـَٔلْ بِه۪ خَب۪يرا“ً”  “O Allah ki, gökleri ve yeri ve bunların arasındakileri altı günde yarattı, sonra, Arş üzerine hükümran oldu. O, Rahmân’ dır, O’nu haberdar olandan sor.” (Furkan, 59).

İmam Zehebi (v. 748, rahimehullah) hadis ilminin bir kolu olan “Cerh ve Tadil İlmi”[1] hakkında söz sahibi kimlerdir, bu sahada söz söyleme salahiyetinin kime ait olduğunu ortaya koymak için “Zikru Men Yu’temedu Kavluhu fi-c Cerhi ve-t Ta’dil” (Cerh ve Ta’dil İlminde Kimin Sözüne İtimat Edilir) isimli bir risale yazmıştır. Yani, her hadisle meşgul olan bu alanda da söz sahibi değildir, bu alanda konuşma salahiyetli olanlar ayrıca belirtilmiştir. Bir hadis ravisinin durumu hakkında bahsi geçen zatların dediğine bakılır, sözlerine kıymet verilir, böyle bir ilmi yetkiye haiz olmayanların bu alanda konuşmalarının hiçbir ilmi değeri yoktur.

Fıkıh ilminde şöyle bir düstur vardır: Fıkıh ilmiyle iştigal eden her alim aynı seviyede değildir, Fukahanın kendi arasında tabakaları (mertebeleri) vardır. Herkes kendi mertebesine göre konuşur, kendi sınırları çerçevesinde fıkhi meseleler üzerine söz söyler. Bir fakihin, salahiyeti olmadığı bir alandaki fıkıh meseleleri hakkındaki görüşlerine itibar edilmez. Mesela; Hanefi mezhebinde bir mesele hakkında mezhep imamlarından birden çok, farklı görüşler var, diyelim. Bu görüşlerden sadece biri tercih edilerek Müslümanların bu konuda nasıl davranacağına karar verilmesi gerekiyor. Bunlardan birini tercih edebilecek fakihin ilmi mertebesinin en az “Ashabu-t tercih/ tercih ehli” denilen mertebede olması gerekir ki bu konuda sözüne itibar edilsin. Bu mertebede olmayan birisinin ilgili konuda yaptığı tercih, söylediği söz geçerli değildir. Bu bahsettiğimiz konular usulü fıkıh ve usulü ifta eserlerinde tafsilatlı anlatılmaktadır.[2]

İbni Hazm “el-Ahlaku ve’s Siyer” isimli eserinde şöyle der: “İlme ve ilim ehline en büyük zarar, ehil olmadıkları halde ilmi meseleler hakkında konuşanlardır. Zira onlar cahildirler ama kendilerini ‘bir şey biliyor’ zannederler, ifsat ettikleri halde ‘ıslah ediyoruz’ derler.”[3]

“Her ilim, ehlinden alınır” diyor İmam Muhammed Zahid el-Kevseri (rahimehullah) ve devam ediyor: “Öyle zatlar vardır ki, bir ilim dalında otorite oldukları halde, başka bir ilim dalında hiçbir bilgisi olmayan cahil konumundadır.”[4] Bu hayati öneme haiz ölçüye, düstura riayet edilmezse ne olur? Cevap çok basit: İslam tarihinde gördüğümüz bir takım arıza ve sıkıntılar ortaya çıkar. Şöyle ki, İslam tarihinde bu düstura riayet edilmediği için kimi zaman pusula şaşmış ve akaid ilmi, bu ilmin ehli olmayan hadiscilerden, tefsir ilmi müfessir olmayan kelamcılardan, hadisin de muhaddis olmayan mutasavvıflardan öğrenilmeye çalışıldığı olmuştur. Bu tür girişimlerin bir şekilde “istikametten şaşma” olarak neticelenmesi kaçınılmaz olmuştur. Asıl uzmanlık alanı “hadis” olduğu halde “akaid/ usulüddin” alanında konuşup yazan bazı zatlar, bu sahada birtakım arıza ve sorunların oluşmasına sebebiyet vermiş, bu durum insaf ehli hadisciler tarafından bizzat dile getirilmiştir. Mesela, hadis ilminde “imamların imamı” olarak anılan İmam İbni Huzeyme (v. 311, rahimehullah) akaid ilmiyle alakalı “Kitabu-t Tevhid” namlı bir eser yazdığı zaman, başka bir meslekdaşı olan İbni Ebi Hatim tarafından (v. 327, rahimehullah) “Bu kitabı yazmasaydı daha iyi olurdu, biz hadisciler akaid/ kelam ilmini -ince ayrıntılarıyla- tahsil etmedik, bu sahada konuşmamız doğru olmaz” Sözleriyle kınanmıştır. Hatta İbni Huzeyme’ nin bizzat kendisi, akaid/ kelam ilminin erbabından olmadığını dolayısıyla bu alanda hata yapmasının normal karşılanması gerektiğini söylemiştir.[5]

Tasavvufun Kur’an ve sünnete bağlılığını, şeriat ölçülerine dayalı sünni tasavvufu ilk defa kaleme alan ve tasavvufun İslami ilimler arasındaki yerini el-Lum’a isimli eserinde ortaya koyan Abdullah b. Ali (es-)Serrac (et-)Tusi (v. 378, rahimehullah) şöyle diyor: “Hadis, fıkıh ve tasavvuf ehli olan alimler kendi sahalarında bir çok kitaplar yazmış, eserler vermiş, söz söylemişlerdir. Her ilimde imamlık / otorite seviyesine ulaşmış, meşhur olmuş derin alimler ortaya çıkmış, bu ilim ve anlayışlarından dolayı çağdaşları tarafından bunların imamlığı onaylanmış, bu konuda söz birliği etmişlerdir. Şurası tartışmasız bir konudur ki, hadis alimleri, hadis ilmiyle ilgili bir problemle karşılaştıkları zaman, sorunu çözmek için fıkıh alimlerine başvurmazlar. Aynı şekilde fakihler ibadet ya da fıkıhla alakalı problemli bir konuyu çözmek için hadis alimlerine müracaat etmezler. Vecd, esrar-ı ilahi ve kalbin halleriyle ilgili konularda konuşan, batini ilimler hakkında söz söyleyen, işaret ve manalardan hükümler çıkaran tasavvuf ehlinin durumu da aynıdır, onlar da tasavvufla ilgili bir konu için fakih ve hadisçilere danışmazlar. Tasavvuf ehli alimlere danışırlar ki, onlar tasavvuf halleriyle hallenmiş, tecrübe sahibi olmuş, bu ilmin meselelerini araştırıp incelemiş, inceliklerine vakıf olmuşlardır. İlimler hakkındaki bu hiyerarşiye, usule riayet etmeyen kişi hatalı davranır. Bir kişinin, hallerini bilmediği, ilimlerinden haberdar olmadığı, gaye ve durumlarını bil(e)mediği bir topluluk hakkında ileri- geri konuşması, verip veriştirmesi doğru değildir. Yoksa kendi kendini helake götürür de hala “nasihat ediyorum” zanneder. Böyle bir duruma düşmekten Allah Teala bizi ve sizi korusun.”[6]

İmam Ebu-l Kasım el-Burzuli (kaynaklarda ‘el- Berzali’ olarak ta geçmiştir, v. 841, rahimehullah) Camiu Mesaili-l Ahkam (Fetava-l Burzuli) isimli eserinde şöyle der: “Bazı alimlere ‘İslam alimlerinin ihtilafı (bir konu hakkında farklı bakış açışı ve fikir sahibi olmaları) rahmet midir?’ Şeklinde bir soru soruldu. O şöyle cevap verdi: ‘Allah’ ın kitabına sımsıkı sarılanlar, Rasulullah’ a (Sallallahu aleyhi ve sellem) ittiba etmede çok gayretli olanlar ve sahabenin yolunu takip edenler şu üç sınıftır: 1) Hadis alimleri, 2) Fıkıh alimleri, 3) Tasavvuf alimleri. (Bu üç sınıfın özelliklerini, meziyetlerini anlattıktan sonra şöyle devam eder) Sonra bu üç ilimden (hadis, fıkıh, tasavvuf) herhangi biriyle alakalı bir mesele hakkında kafasına takılan bir soruyu sormak isteyen kişi, o soru hangi ilimle ilgiliyse o ilmin alimlerine sormalıdır. Hadis ilmiyle, hadis ravileriyle alakalı bir soru hadis alimlerine sorulmalıdır, o sorunun fukahaya sorulması doğru olmaz. Fıkıhla alakalı bir soru da sadece fukahaya sorulur. Tasavvufla ilgili bir soru, takvanın incelikleri, tevekkülün dereceleri gibi konular da tasavvuf alimlerine sorulur, başkasına değil! Bu hiyerarşiyi takip etmeyen kişi yanlış yapar, hatalı davranır.”[7]

Şeyh Ahmed Zerruk (v. 899, rahimehullah) Kavaidu-t Tasavvuf isimli eserinde konuyla ilgili şu bilgileri verir: “Bir şeyle ilgili sağlıklı ve doğru bilgi, ilim ancak o şeyin erbabından, uzmanından alınır, öğrenilir; bir sofi eğer fıkıh ilminde uzman değilse ona fıkıh konularında itimat edilmez. Bir fakih eğer tasavvuf ilminde uzman değilse onun tasavvufla alakalı görüşleri muteber değildir. Aynı şekilde bir muhaddis, eğer fıkıh ve tasavvuf alanlarında konuşacaksa önce bu ilimlerde söz sahibi olacak kadar bilgisi olması gerekir. Buna göre tasavvuf salikleri, fıkıh ilmini fukahadan öğrenmeli, nefis terbiyesiyle alakalı bir meseleyi de tasavvuf erbabına sormalıdır. Bundan dolayı Şeyh Ebu Muhammed el-Mercani (rahimehullah), kendisi her ne kadar derin bir fakih de olsa, cemaatine, müridlerine fıkıh konularında diğer fukahaya müracaat etmelerini emrederdi. Burasını iyi anlamak lazım!”[8] Büyük bir fıkıh alimi olan Şeyh Muhammed el-Mercani niçin böyle davranmıştır? Bunu, hurafe ve bidatlere karşı son derece hassas olan, tavır alan İbni-l Hacc’ dan (v. 737, rahimehullah) dinleyelim: “Kendisi (Şeyh Ebu Muhammed el-Mercani) fıkıhta otorite olduğu halde böyle davranmasını şöyle izah ederdi: ‘Cemaatimizin mensupları, müridler bizim yolumuz olan tasavvufun aslının ve dayanağının fukahadan geldiğini iyi anlasınlar, bizim yolumuzun onlara tabi olduğu iyice bilinsin, diye böyle hareket ediyorum.”[9]

Günümüz ilim ehli arasında bu hassas düstura gereği kadar riayet edilmediği için tasavvufla ilgili konularda çok fazla kafa karışıklığı yaşanmakta, tasavvuf sahasında söz sahibi olmayan pek çok kişinin görüşüne yer verilmek suretiyle bariz bir ilmi hata yapılmaktadır. Gerçek tasavvufun ne olduğu delilleriyle tam olarak anlaşılmadan, tasavvuftaki aradaki araçlar ile asıl gaye ve maksatların farkı ve konumu tam olarak netleştirilmeden, tasavvufta söz sahibi muhakkik alimler kimdir? Bilinmeden, muteber kaynakların neler olduğu hakkında yeterli bilgi sahibi olmadan tasavvuf hakkında konuşmak ne kadar tutarlı olabilir ki? Bu konudaki yüzeysel bilgileriyle ahkam kesenler de işin cabası! Söz gelimi bir “tevessül- istigase” meselesi var ki -tabir yerindeyse- ağzı olan konuşuyor, durumuna gelmiştir. Konuyu ele alıp incelemede o kadar çok bariz ilmi hata yapılmaktadır ki daha bu meselenin hangi ilim dalında, nasıl ele alacağını bil(e)meyenler bile bununla ilgili kitap, risale yazmıştır!? Örneğin, bu konuda konuşan birisi (ve pek çokları) konuyu şu şekilde bir ayırıma tabi tutmuş: “Caiz olan tevessül ile şirk olan tevessül” Meselenin yarısı fıkıh ilminde, diğer yarısı da akaid ilminde ele alınmış! Doğrusu şöyle olmayacak mıydı: “Caiz olan tevessül ile caiz olmayan tevessül çeşitleri.” Biz bu tevessül meselesi hakkında açık ve net bir soru soralım: “İslam dininde tevessülün hükmü nedir? Sünnet mi, müstehap mı, mubah mı? Hayatı boyunca bir kez olsun bile tevessül yapmayan bir Müslümanın durumu nedir? Günaha mı girmiştir?” Elcevap “elbette hayır” olacaktır. Caiz olup- olmadığı üzerinde konuşulması, tartışılması gereken bir mesele nasıl da asıl mecrasından çıkarılmıştır! Genel olarak tasavvufta ele alınan bir “tevessül” meselesi bu kadar karmaşık bir hal aldıysa, işin aslı olan “tasavvuf” ne haldedir acaba?

Tasavvuf Araştırmaları Merkezi olarak mecbur kalmadıkça isim vermeden, şahısları değil fikirleri eleştirmeyi şiar edindik, velakin bazen de isim zikretmeden mesele tam anlaşılmıyor. Hadis ilminin sadece rivayet boyutuyla ilgilenen, bu alanda meşhur olmuş birisi kalkıp ta tevessülün hükmü hakkında konuşması ilmi olarak ne kadar tutarlıdır? Ayet- hadisten hüküm çıkarmak için ayrı bir ilmi donanım gerekirken, sadece hadisin senedine bakan birisinin hadisten hüküm(ler) çıkarmaya kalkışması ne kadar ilmidir? Bu yöntemin yanlışlığını, hadis ilminde otorite kabul edilen İbni Hacer el-Askalani (v. 852, rahimehullah) Nuzhetu-t Nazar adlı eserinde vurgulayarak, bir hadisin kimler hakkında ilim ifade edebileceğini şöyle izah ediyor: “Geride saydığımız –kendisiyle amel edilebilen- hadis kısımlarından makbul olan bir rivayet, ancak hadis ilminde derinleşmiş, râvileri bütün detaylarıyla tanıyan, bilen ve hadislerdeki illet ve sıkıntılardan haberdar olan âlim hakkında ilim ifade eder. Başkası için ilim ifade etmemesiyse bu vasıflara haiz olmadıklarından dolayıdır.”[10] Buradaki “ilim ifade eder” demek, o hadisle amel edilip edilmeyeceğine karar vermek, istidlal etmek, hüküm çıkarmak anlamındadır. İbni Hacer’in koyduğu bu kıstasa bugün uyan kaç kişi vardır acaba? Tabi ki varsa!

Tasavvufu çok iyi bilmediği halde tasavvuf hakkında ileri- geri konuşanlara bir kardeş tavsiyesi olarak şu ayet-i kerimeyi hatırlatalım; وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولَئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْئُولًا “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme; çünkü kulak, göz ve kalb, bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsra, 36)

Tarihte tasavvufa karşı olanlar olmuş, tasavvufa bazı itirazlar yapılmıştır, bunların haklı yanları olduğu gibi haksız yanları da vardır, tasavvuf sorgulanmayan, eleştirilmeyen bir kurum da değildir, zaten kimsenin böyle bir iddiası yoktur. Bizim burada özellikle üzerinde durduğumuz konu şudur “tasavvufu, tasavvufla alakalı bir meseleyi ilk önce işin ehline soralım, tasavvufu erbabından öğrenelim.” Hepimiz için en tutarlı ve sağlıklı yolun bu olduğu kanaatindeyiz, bizim araştırma merkezi olarak ana gayemiz ehli sünnet tasavvufun doğru tanıtılması, delilleriyle beraber konuların kendi mecralarında değerlendirilmesidir. Ayrıca, her ‘ben sofiyim’ diyenin tasavvufla ilgili her sözüne itibar edilmeli mi? Gibi sorular da cevap bekliyor, bu gibi sorular hakkındaki çalışmalarımızı sizlerle paylaşmaya -Allah’ın izniyle- devam edeceğiz.

Bu makalemizin devamı niteliğinde olan “Tasavvufta Başvurulacak Muteber, Otorite ‘Bir Bilen’ Kim(ler)dir?” Başlıklı yazımızda tasavvuf alanında imam kabul edilmiş zatların değerlendirmeleri esas alınarak tasavvufta otorite kabul edilen muhakkik alimlerden bahsedilecektir, inşallah.

Hazırlayan: Tasavvuf Araştırmaları Merkezi

[1]  – Cerh ve ta’dil ilmi, İslam Dini’ ni yabancı tesirlerden koruyabilmek için ortaya konulmuş, hadis ilminin bir dalıdır. Cerh ve ta’dil ilmi hadislerin sağlam, güvenilir bir şekilde rivayetini, nesilden nesile ulaşmasını sağlamıştır. Hadis-i şerifleri rivayet edenlerin dinî ve ilmî yönden araştırma, inceleme ve tenkidini konu edinen ilimdir.

[2] – Bknz. Edebu-l Müfti ve-l Müstefti, İbni-s Salah; Adabu-l Fetva ve-l Müfti ve-l Müstefti, İmam Nevevi; Ukudu Resmi-l Müfti, (şerhiyle birlikte) M. Emin İbni Abidin; Usulu-l İfta ve Adabuh, M. Takıyy el- Osmani.

[3] – Muhammed Ali b. Hazm, Kitabu’l Ahlaki ve’s Siyeri, Daru İbni Hazm, t.y., s 91.

[4] – es-Seyfu-s Sakil Mukaddimesi, M. Zahid el-Kevseri, el-Mektebetu-l Ezheriyye li-t Turas, Kahire, s 11.

[5] – Hangi Tasavvuf, Ebubekir Sifil, Rıhle Dergisi, sayı 15, s 7.

[6] – el-Lum’a, Abdullah b. Ali (es-)Serrac (et-)Tusi, Daru-l Kutubi-l Hadise, Kahire, 1380, s 39-40.

[7] – Camiu Mesaili-l Ahkam (Fetava-l Burzuli), Ebu-l Kasım el-Burzuli, Daru-l Garbi-l İslami, Beyrut, 2002, c 6, s 423.

[8] – Kavaidu-t Tasavvuf, Ahmed Zerruk, el-Merkezu-l Arabiyyi li-l Kitap, eş-Şarika, t: Nizar  Hamadi, s 110.

[9] – el-Medhal, İbnu-l Hac, Mektebetu Daru-t Turas, Kahire, c 1, s 98.

[10]– Nuzhetu-n Nazar, İbni Hacer el-Askalani, tahkik: D. Nureddin Itır, Dımeşk, 1421, s 55.